Beşiktaş’ın en büyük rakibi artık kendi hatırası
Beşiktaş’ın son yıllardaki asıl meselesi, kulübün kendine hangi aynadan baktığıyla ilgili. Siyah-beyazlılar hâlâ kendini ligin zirvesine doğal olarak ait gören bir kulüp refleksiyle davranıyor. Bu refleks tarihten, armadan, tribünden, büyük maçlardan, kazanılmış kupalardan geliyor. Buraya kadar anlaşılır. Zaten Beşiktaş gibi bir kulübün kendini küçük görmesi beklenemez. Ama büyük kulüp olmakla her sezon şampiyonluk yarışına hazır olmak aynı şey değil. Beşiktaş’ın bugün kabul etmekte zorlandığı gerçek tam da burada başlıyor.
Bir kulüp büyüklüğünü hatırlayarak ayakta kalabilir; fakat yalnız hatırasıyla geleceğe yürüyemez. Beşiktaş son yıllarda çoğu kez bu ikisinin arasındaki farkı karıştırdı. Taraftarın sabırsızlığını, yönetimlerin kısa vadeli hamlelerini, antrenör değişikliklerini, transfer dönemlerindeki dağınık iştahı aynı yerde buluşturan şey biraz da bu karışıklık. Kulüp, içinde bulunduğu seviyeyi serinkanlı biçimde ölçmek yerine, geçmişte olduğu yere hemen dönmesi gerekiyormuş gibi davrandı. Sonuçta ortaya tuhaf bir ara hal çıktı: Beşiktaş ne gerçek anlamda yarışabildi ne de geri çekilip güçlü bir takım kurma cesareti gösterebildi.
Büyük kulüp olmak, gerçeği görmeye engel değil
Beşiktaş’ın büyüklüğü tartışma konusu değil. Ama günün meselesi de tarihsel ağırlık değil, bugünkü kapasite. Kadro kalitesi, mali yapı, sportif akıl, oyuncu alım-satım düzeni, teknik ekip tercihi, özkaynaktan A takıma geçiş yolu, kulüp içi karar mekanizması… Bunların toplamı bir takımın o sezon neye aday olduğunu belirler.
Beşiktaş bu toplamda uzun süredir net bir görüntü veremiyor. Sezon başlarında büyük iddialarla kuruluyor; birkaç kötü sonuçtan sonra hava dağılıyor; sonra antrenör tartışması açılıyor; ardından tanıdık isimler yeniden gündeme geliyor. Bu döngü, kulübün bugün nerede durduğunu anlamasını da zorlaştırıyor. Çünkü her kriz, “Kim gelsin?” sorusuna sıkıştırılıyor. Oysa asıl soru şu olmalı: Beşiktaş nasıl bir futbol aklıyla yeniden ayağa kalkacak?
Son dönemde yaşananlar bu sıkışmayı daha görünür kıldı. Solskjaer ile yollar ayrıldıktan sonra Sergen Yalçın yeniden göreve geldi. Sadece bu atama bile Beşiktaş’ın ruh halini anlatmaya yeter. Kulüp bugünün sorunlarına çoğu zaman dünün başarılı hatırasıyla cevap vermeye çalışıyor.
Nostaljinin konforu
Sergen Yalçın ve Şenol Güneş, Beşiktaş tarihinde önemli yerleri olan figürler. Bunu teslim etmek gerekir. Şenol Güneş döneminde Beşiktaş, uzun süre sonra hem oyun hem kadro hem öz güven bakımından çok güçlü bir seviye yakaladı. Sergen Yalçın ise 2020-21 sezonunda, eldeki imkânlar ve o sezonun koşulları düşünüldüğünde, Beşiktaş’a unutulmaz bir şampiyonluk yaşattı. Bu başarılar yok sayılamaz.
Fakat mesele zaten bu isimlerin geçmişte ne yaptıkları değil. Mesele şu: Beşiktaş’ın geleceği hâlâ bu iki ismin etrafında mı kurulacak? Daha doğrusu, Beşiktaş her sıkıştığında kendi tarihinden bir kahraman çağırarak mı yol alacak? Kulübün yeni bir oyun, yeni bir kadro, yeni bir yönetim aklı ve yeni bir sabır düzeni kurması gerekiyorsa, bunu nostaljinin güvenli ama dar koridorunda yapması zor.
Çünkü nostalji, kulüplere bazen kısa süreli bir sıcaklık verir. Fakat birkaç hafta sonra top yine aynı yere gelir: Kadro yetersizse yetersizdir, plan eksikse eksiktir, oyuncu profili yanlışsa yanlıştır, kulüp aklı dağınıksa dağınıktır. Tanıdık bir ismin kulübede oturması bu sorunları kendiliğinden çözmez.
Beşiktaş’ın en büyük tuzağı burada. Kendi geçmişini bir enerji kaynağı olarak kullanmak yerine, geçmişe sığınak muamelesi yapıyor. Oysa büyük kulüplerin hafızası, bugünü iptal etmek için değil, geleceği daha sağlam kurmak için işe yarar.
Yarışamıyorsan kurulacaksın
Beşiktaş’ın önündeki en dürüst cümle şu olabilir: Bu takım bugün şampiyonluk yarışının doğal parçası gibi davranacak durumda değil. Bu, yenilgiyi kabullenmek anlamına gelmez. Tersine, yeniden güçlenmenin ilk adımıdır. Bir kulüp nerede olduğunu doğru saptayamazsa, nereye gideceğini de belirleyemez.
Beşiktaş’ın son lig şampiyonluğuna giden süreçte de benzer bir gerçekçilik vardı. Kulüp çok parlak bir ekonomik güçle, çok geniş bir kadroyla, ligin üstünde bir bütçeyle yola çıkmadı. Daha sade, daha doğrudan, daha ihtiyaç odaklı bir yapı kurdu. Oyuncuların rolleri belirlendi. Takım, kusurlarını bilen ama güçlü taraflarını büyüten bir karaktere kavuştu. O sezonun başarısını romantikleştirmeye gerek yok; futbolun içinde şans, rakiplerin durumu, fikstür, sakatlıklar, hakem kararları, psikolojik dalgalar her zaman vardır. Ama Beşiktaş o dönem kendi gerçeğine daha yakın bir yerden hareket etti.
Bugün de ihtiyaç buna benziyor. Beşiktaş kendini yeniden kuracaksa, önce “önümüzdeki sezon mutlaka şampiyon olmalıyız” baskısından kurtulmalı. Elbette hedef büyük olacak. Ama hedefle plan arasındaki ilişki gerçekçi kurulmalı. Kulüp, bir sezonu gerçekten kadro mühendisliğine, maaş yükünü azaltmaya, genç oyuncu gelişimine, doğru scouting düzenine, oyun ilkelerini belirlemeye ayırabilecek mi? Yoksa üç galibiyetten sonra “yarış başlıyor”, iki yenilgiden sonra “hoca gidiyor” çizgisine mi dönecek?
Beşiktaş’ın cevabı burada saklı.
Antrenörden önce kulüp aklı
Türkiye’de antrenörler çoğu zaman kulüplerin bütün sorunlarını çözmesi beklenen sihirli figürlere dönüştürülüyor. Beşiktaş da bu hastalığa sık sık yakalandı. Oysa antrenör, sağlam bir yapının içinde anlam kazanır. Kulüp ne oynamak istediğini bilmiyorsa, hangi profilde oyuncu alacağını belirlememişse, maaş dengesini kuramamışsa, genç oyuncuya sabır göstermeye hazır değilse, en iyi antrenör bile bir süre sonra kriz yöneticisine dönüşür.
Beşiktaş’ın yeni dönemde yapması gereken ilk şey, antrenör isminden bağımsız bir futbol aklı tarif etmek. Bu takım nasıl oynayacak? Topa sahip olma takımı mı olacak, geçiş takımı mı? Genç oyuncuları sahaya atacak mı, yoksa her yaz tecrübeli isimlerle günü mü kurtaracak? Transferde isim değerine mi bakacak, yoksa oyuncunun takım içindeki işlevine mi? Öz kaynaktan çıkan futbolcuya vitrin süsü gibi mi davranacak, yoksa ona gerçek bir gelişim yolu mu açacak?
Bu sorulara cevap verilmeden yapılan her antrenör değişikliği, yeni bir başlangıç gibi sunulsa da çoğu zaman eski karışıklığın başka yüzü oluyor. Beşiktaş’ın artık antrenörleri tüketen değil, antrenörü bir planın parçası hâline getiren bir düzene ihtiyacı var. Geçtiğimiz günlerde yeniden futbol direktörlüğü görevine getirilen Önder Özen, kulübün böyle bir düzeni kurmasına yardımcı olabilir.
Sergen Yalçın mı, Şenol Güneş mi?
Bu noktada isimlerden kaçmak gereksiz. Sergen Yalçın ve Şenol Güneş, elbette Beşiktaş için değerli figürler; fakat Beşiktaş’ın önündeki büyük yeniden kuruluşun merkezinde durmaları kulübü rahatlatmıyor, aksine geçmişle bugünü birbirine karıştırıyor. Çünkü bu isimlerin her dönüşü, ister istemez bir hatıranın geri çağrılması anlamına geliyor. Taraftar da yönetim de medya da onları bugünkü hâlleriyle değil, eski başarılarının gölgesiyle tartışıyor.
Bu adil de değil. Sergen Yalçın’dan 2020-21 sezonunun ruhunu her koşulda yeniden üretmesini beklemek doğru değil. Şenol Güneş’ten ilk döneminin oyun üstünlüğünü bugünkü yapısal sorunların üstüne örtmesini beklemek de gerçekçi değil. Bu isimler, Beşiktaş tarihinin belirli dönemlerinde çok önemli roller oynadılar. Fakat bir kulübün geleceği, sürekli eski kahramanların omzuna bırakıldığında, yeni bir kuşağın önü kapanır.
Beşiktaş’ın ihtiyacı geçmişi inkar etmek değil; geçmişle arasına sağlıklı bir mesafe koymak. Kulüp, “Bizi kim yeniden eski günlere götürür?” sorusunu bırakıp “Bizi bugünün futboluna kim hazırlar?” sorusuna geçmeli.
Sabır ama kör sabır değil
Yeniden yapılanma denince Türkiye’de çoğu zaman iki yanlış uç ortaya çıkıyor. Bir yanda her kötü sonuçta dağılan sahte sabır var. Diğer yanda plansızlığı sabır diye pazarlayan anlayış. Beşiktaş’ın ihtiyacı ikisi de değil. Kulüp sabırlı olmalı; ama bu sabır ölçülebilir hedeflere, açık bir plana, doğru kadro kararlarına dayanmalı.
Mesela ilk yıl hedef, şampiyonluk yarışına girmekten çok takımın omurgasını kurmak olabilir. Maaş bütçesi düşürülür, oyuncu yaş ortalaması aşağıya çekilir, üç-dört temel pozisyona doğru profiller alınır, birkaç genç oyuncuya düzenli süre verilir. İkinci yıl takımın oyun kalitesi ve puan standardı yükseltilir. Üçüncü yıl artık gerçek bir yarışmacı takım ortaya çıkar. Bu tür bir yol haritası taraftara dürüstçe anlatılırsa, taraftarlar da bunu anlayabilir. Çünkü Beşiktaş yalnızca kupalar kazanmak isteyen bir kitleye sahip değil; sahada karakter, emek, sahicilik ve mücadele görmek isteyen bir kültüre sahip.
Ama bunun için yönetimlerin de kolay alkıştan vazgeçmesi gerekir. Büyük isim transferiyle yazı kurtarmak, eskiden başarılar kazanmış antrenörü çağırarak tepkiyi bastırmak, birkaç romantik açıklamayla yeni sezon heyecanı üretmek artık Beşiktaş’a pahalıya mâl oluyor. Kulüp, kendini kandırmayı bıraktığı gün rahatlayacak.
Yeni bir gelecek için eski ezberden çıkmak
Beşiktaş’ın önünde karanlık bir tablo yok; dağınık bir tablo var. Aradaki fark önemli. Karanlık tablo umutsuzluk üretir. Dağınık tablo ise doğru akılla toparlanabilir. Beşiktaş’ın hâlâ güçlü bir taraftarı, büyük bir marka değeri, tarihsel ağırlığı, iyi kurulduğunda çok etkili olabilecek bir futbol ortamı var. Fakat bunların hiçbiri kendiliğinden takım yaratmıyor. Armaya güvenmek yetmiyor; armayı taşıyacak yapıyı kurmak gerekiyor.
Bugün Beşiktaş’ın cesareti, “Biz her zaman şampiyonluğa oynarız” demekte değil. Bunu herkes diyebilir. Asıl cesaret, “Şu anda yeterince güçlü değiliz; ama üç yıl sonra en güçlü olmak için bugünden doğru adımları atacağız” diyebilmekte. Bu cümle ilk anda kulağa düşük bir hedef gibi gelebilir. Oysa büyük kulüpler bazen en büyük adımı, kendi durumunu doğru tarif ederek atar.
Beşiktaş için yeni başlangıç, bir antrenör imzasından, bir yıldız transferinden, bir seçim konuşmasından daha fazlasını gerektiriyor. Kulübün kendine karşı dürüst olması gerekiyor. Geçmişin güzel anılarını vitrine koyup bugünün sorunlarını masaya yatırması gerekiyor. Sergen Yalçın’ın da Şenol Güneş’in de Beşiktaş tarihindeki yeri hep duracak. Ama kulübün geleceği, artık bu iki ismin etrafında dönüp duran tartışmanın dışına çıkmak zorunda.
Beşiktaş yine yarışır. Yine şampiyon olur. Yine güçlü bir takım kurar. Ama bunun yolu, her kriz anında eski bir fotoğrafa bakıp aynı duyguyu yeniden çağırmaktan geçmiyor. Önce bugünkü fotoğrafa bakmak gerekiyor. Biraz acımasız, biraz serinkanlı, biraz da cesur biçimde.
Çünkü Beşiktaş’ın yeniden büyümesi için önce kendi hatırasının gölgesinden çıkması gerekiyor.
Evrensel'i Takip Et