23 Mayıs 2026 00:12

Uzun zamandır güzel bir şey düşünmek istediğimizde geçmiş anılara gidiyoruz.

Her sene daha da geçmişe gitmek gerekiyor iyi anlar bulabilmek için.

Televizyon ekranlarında, kürsülerde, haberlerde, ayak üstü sohbetlerde hep teşhisteyiz. Teşhis; başımıza neler geldiği ve neler gelebileceği.

Yakınmaya yakın duruyoruz. Hayal etmeyi unutturulduğumuzdan beri evde felsefe, münazara yapamaz olduk, evde yapılan ancak erişte, salça, turşu ve eleştiri.

Uzun bir bayram tatili geliyor ve eminim herkes eski bayramlar anacak bu hafta. Kurbanın et ucuza gelir diye değil yoksula dağıtılmak üzere kesildiği, birtakım ilişkileri rayında tutmak için değil gerçekten ihtiyacı olana dağıtılsın diye dernek ve vakıflara bağış yapıldığı hatta bu şekilde hayvan katliamı ne derece etik ne derece modern dünyaya uygun diye daha rahat tartışılabildiği dönemleri anacağız. 

İnsanlık var olduğu andan itibaren çözemediği her şeye korku yaratmış, tanrı kavramına ulaşmadan önce ruhlara, sonrasında tapındıkları tanrılara, korktukları şeyleri yollarından çeksin diye adaklar adamaya başlamışlar. Canlı adaklara kurban diyoruz. Bir dava uğruna kendini feda edene de kurban diyoruz. Bir kaza, afet, olay sonucu hayatını kaybedene de kurban diyoruz. Evlatlarımızı severken de “Oy kurban olurum” diye öpüyoruz. Belki de bilinç altımıza sinmiştir: Bu coğrafya iki kişiyi birden hayatta tutamayacak kaygısıyla, kurban gerekiyorsa onu bırakın beni alın demeye çalışıyoruzdur.

Neyse... 

Her günün kendine münhasır savaşına kurban ettiğimiz özgürce düşünebilme yetisini her geçen sene daha da dert ediniyorum.

Üniversite hatta lise yıllarında birkaçımız bir araya geldiğimizde serbestçe fikir yürüttüğümüz, hayaller, yarışlar, iddialar geliştirdiğimiz ve goygoy zannettiğimiz sohbetlerin ne kadar dolu olduğunu fark ediyorum. Şimdilerde hepimizin daha çok tecrübesi ve bilgisi var ama zihnimizin etrafına siyah şeritler çekilmiş sanki, aynı çaresizlikler etrafında birbirine bir yaklaşık fikirleri sıralayıp duruyoruz.

Bazen çok sıra dışı, çılgın hatta eğlenceli fikirler geliyordur elbet herkesin aklına ama tutuklarlar ya da duyulursa sosyal medyada başlayacak bir linçin nerelere varabileceği öngörüsü var.

Bunu düşünürken fark ettim bu otosansür aslında. Muktedirin işini en kolaylaştıran şeylerden biri, karşısındakilerin öngörülü kabul ile otosansür uygulaması.

Hepimiz bir vesile yapıyoruzdur, ne acı.

O yüzden şu gündemde hiç de uygun olmayan, dalga geçmek için bir sürü insana fırsat yaratacak ama son zamanlarda beni çok eğlendiren bir şey anlatmak istedim bu hafta.

Alay edilmeyi otosansüre yeğlerim, üzerine düşünüp buldum bu tercihimi de.

Geçenlerde bir yola gittim, iki kişiyiz, zaman zaman sağanak var hava gri puslu, yol uzun. Şehirlerden geçiyoruz, hepsinin yola yakın yüzü birbirinin aynı. Lastikçiler, tamirciler, esnaf lokantası, yerel lezzetçiler, gözleme ayran, oto teyp, cam filmi, neon ışıklar, devasa tabelalar, dans eden şişme insanlar, elinde yazı ile yol kenarına hanuta çıkanlar, yeni binaların dışında krom rengi demirler, parlak malzemelerin saklayamadığı alçacık tavanlar, eski evlerin çatlak sıvaları, her biri birbirinden farklı balkonlar, yola bakan müstakil köy evlerin darmadağınık avluları, paslanmış tarım araçları, savrulmuş büyük bidonlar... Şehirlerin yola bakan yüzleri bir ergenin yatak odası gibi dağınık, göz yoruyor ve olgunluğu yok.

Bir oyun başlattık. Adı “İktidarımızda...” 

İki sair yurttaş ne parti temsiliyetinden bahsediyoruz ne siyasi bir konumumuz var. Ama bir başka iktidarın hayalini kurmamıza engel mi?

İktidarımızda, “Mimari Estetik ve Kentsel Tasarım” Bakanlığı kurdum kafamda. Belediyelerin kentsel tasarım müdürlükleri ile ilgisi yok, Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı ile de ilgili değil. Sıfırdan bakanlık, siyah şeritler çekmedim fikre.

Kadrosunda on binlerce tasarımcı, ressam, sanat tarihçisi, mimar, şehir plancı, sosyolog olacak. Her bir kent kendi tarihi ve kültürü ile ele alınacak. Her şehre pazarlamada “Key visual” “Brandbook” denilen kendine has bir anahtar tasarım kılavuzu oluşturulacak. O şehrin renk paleti belli olacak. Ana renkler, yardımcı renkler, şehrin sloganı ve fontları. Yerel yönetim değiştiğinde değişemeyecek. Ancak halkın yüzde 51 talebi ile kent konseyinin de dahil olduğu yeni bir çalışma grubu kurularak değişime gidilebilecek.

Tabela büyüklükleri, kullanılacak renkler, fontlar bu kılavuzda yer alacak. Öyle binanın dördüncü katına on metreye üç metre reklam giydirmesi yapılamayacak artık. Kebapçının tabelaları ören yerini gösteren trafik tabelalarının kırk katı olamayacak. Her kentin simgelerinden ikon seti yaratılacak, o kente özel. Rögar kapaklarına kadar kendi kılavuzuna uygun tasarlanacak.

Mesela Kapadokya terra tonları, Hatay sepya, Mardin kalker sarısı, Artvin Sarıçam- İzmir Zeytin yeşili gibi ama tabii uzmanları karar verecek, benimki şahsi yorum öylesine. Bina dış cephe boyalarından balkon demirlerine kadar her yer bu renk paletine uygun boyanacak. Bir ilde hangi eski uygarlıklar varsa seçilecek yerel fontta bir izi olacak. Global markaymış, milyarlık kahve zinciriymiş, tekstil deviymiş, yedi yıldızlı otelmiş bakanlığımızı bağlamaz. Bu kentin bir ruhu var ve uyacaksınız arkadaş. 

Düşünmesi gerçekten çok keyifli oldu. Hâlâ bir şehrin lafı geçtiğinde oraya hangi renkler ve fontlar yakışır diye düşünüyorum. Bu sayede ister istemez hangi ilde hangi uygarlıklar yaşamıştı, o ilin yerel turist kitlesinden en bilindik örfüne kadar bir sürü şeyi hatırlama ve üzerine fikir yürütme şansı buluyorum.

Oyun sonsuza gidebiliyor eğer fikirlerinize siyah şerit çekmezseniz. Geçen gün de “İktidarımızda özel mülkiyetin yasal sınırı tarım arazilerinde yirmi dönümü, konutta ise 200 metrekareyi geçmesin” diye bir fikir attım ortaya. Başka bir arkadaş grubumla uzun uzun tartıştık sanki bu yasa çıkabilirmişçesine. Gayrimenkul sahiplerinin kazanılmış haklarından tutun da kamulaştırmadan hariç bırakılması gereken özel durumların neler olabileceğine kadar. Birimiz öneriyor diğeri şeytanın avukatlığını yapıyor, böyle böyle uzun bir sohbetle kafamız açılıyor.

Bir başka gün “İktidarımızda hane sayısı azalan köylerde sosyal yaşam cazibesi kazandırma” üzerine konuştuk. 

Bu yüzyılda olacak iş değil gibi farkındayım, oyuna katılan herkes de farkında. Ama tartıştıkça, zihnimiz açılıyor. Hayal gücümüz silkinip kendine geliyor. Unutulmasından korktuğum o “Bir başka alem”in silüeti görülür gibi oluyor. Bizde iz bırakan her devrim de bir zamanlar imkansız sanılan bir hayaldi.

Bu bayram belki daha önce gitmediğiniz bir şehri ziyaret edersiniz. Yol boyu canınızı sıkacak şeyler de çıkabilir. Trafikte, turizmde, mimaride, eğlence anlayışında...

Yakınmak yerine, “İktidarımızda” oynarsanız, sıkıntılarınız hafifler belki.

En azından özgürce hayal kurabilme yeteneğimizi öğretilmiş çaresizliğe kurban etmemiş oluruz hem de iktidar anlayışlarımızı masaya yatırmış oluruz bir vesile.

Öyle bir öneri...

İktidarımızda bayramların isimleri daha pozitif imgelerden seçilmeli, ne dersiniz? Neler olabilirdi mesela…

Mutlu bayramlar dilerim...

Ayşen Şahin

Bayramlık oyun
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et