22 Mayıs 2026 00:12

Zaman zaman halkın demokrasi gibi bir sorunu olmadığı, asıl meselenin ekonomi olduğu, bu nedenle demokrasi ve özgürlükler için yapılan mücadele çağrılarının boşlukta kaldığı gibi yaklaşımlara rastlanabiliyor. Demokrasi ve özgürlükler için verilen mücadelenin istenilen güç ve yaygınlıkta olmamasına bakılarak yapılan bu tespitler doğru olabilir mi? Halkın yaklaşımını ölçmeye çalışan anketlerde ekonomi hep bir numaralı sorun olarak karşımıza çıkıyor. Halkın içinde bulunduğu yoksulluk dikkate alındığında bunda şaşılacak bir taraf var mı? İktidarın ekonomik ve politik saldırılarını giderek ağırlaştırmasına karşı yeterli bir politik mücadele verilememesi, halkın politik mücadeleye ilgisiz kalmasına gerekçe yapılabilir mi?

O halde bu soruna yakından bakalım. Öncelikle şu vurgulanabilir; halkın durumu bir gerçeği ifade etmektedir ve bu sorunun çözümü, politik ve ekonomik mücadelenin birlikte verilmesidir. Ama bu yanıt doğal olarak nasıl bir politik mücadele, nasıl bir ekonomik mücadele, eğer birlikte verilmesi gerekiyorsa bu birlik nasıl sağlanacak sorularına da kapıyı aralar. Bugün ülkede politik bir mücadele verilmektedir. Bu mücadelenin merkezinde ise ana muhalefet partisine yapılan saldırılar, onun bu saldırılara karşı tutumu, bu mücadelenin genel olarak politik hak ve özgürlükleri elde etme mücadelesine doğru genişletilmesi yer almaktadır. Yani Saray rejimine karşı verilen mücadele. Bu mücadeleye katılan tüm kesimler aynı amacı taşımasa da, bu amacı taşıyanların hedefi, bu mücadelenin Kürtlerin eşitlik, demokrasi ve barış taleplerini de içeren demokrasi ve özgürlükleri elde etme mücadelesine doğru genişlemesidir.

Burada şu söylenebilir: Halk kitleleri, seçimi ve sandığı merkeze koyan -bunların önemsiz olduğu anlaşılmasın, ama bu biçimiyle yürütülen bir mücadele ile bu hedeflere demokratik koşulları sağlayarak ulaşmanın zorluğuna dikkat çekmek gerekir- ve politik mücadelenin hedeflerini ve amacını daraltan bir politik mücadeleye yeterince ilgi göstermemektedir. Bu tür bir politik mücadelede kendi temel taleplerini görememekte, bu da belirli bir güvensizliği beslemektedir.

Diğer taraftan işçi sınıfı ve emekçi yığınların, birleşik ve genel olmasa da özellikle ekonomik talepler ve sosyal haklar için tek tek fabrika ve iş yerlerinde mücadeleye atıldıklarını görüyoruz. En son madenciler Ankara’ya yürümüş, yaptıkları eylemlerle haklarını almışlardı. Şık Makas işçileri halen direnişte. Bunlara daha onlarca işçi direnişi eklenebilir. Emeklilerin eylemleri, zaman zaman memur sendikalarının eylemleri bu mücadelenin parçaları durumunda. Türk-İş, Hak-İş gibi büyük konfederasyonların yöneticilerinin bu mücadeleleri engelleme ve dağıtma çabalarının 1 Mayıs’ta da sürdüğünü gördük.

İşçi sınıfı ve emekçiler düşük ücret ve maaşlara karşı yeterince güçlü olmasa da bir tepki ortaya koyuyor ve bu tepki giderek ek zam, asgari ücretin yeniden belirlenmesi vb. gibi genel taleplerin yaygınlaşmasına -bu ortak talepler aynı zamanda birleşik bir mücadeleye zemin de hazırlıyor- doğru ilerledi. Buna karşın, bugün ana muhalefet partisinin ekonomik mücadeleye ve bu mücadelenin gerçekten etkili yürütülebileceği zemine, grevler, direnişler vb. mücadele biçimlerine ilgi göstermediği, bunları güçlendiren ve teşvik eden bir ekonomik ve politik ajitasyon yapmadığı bilinmektedir.

Politik ve ekonomik mücadelelerin bu biçimiyle varlığı ve gelişmesi yine de işçi ve emekçi yığınları kitlesel ve birleşik mücadeleye yöneltmediği gibi, ileri sürülen taleplerin niteliği ve çerçevesi de yeterli olmaktan uzak kalıyor. Biz burada, örneğin işçi sınıfının mücadelelerini hangi yöntem ve araçlarla yürütüleceği, nasıl örgütlenmesi gerektiği üzerine bazı genel geçer şeyler söylemek dışında bir öneride bulunamayız. Çünkü bu bütünüyle mücadele içindeki güçlerin, yani işçi ve emekçi kitlelerin, onların öncülerinin hareket içinde çözmesi gereken sorunlardır. Hangi araç ve -mücadeleci bir sendikal örgütlülük, iş yeri komiteleri, grev ve direniş komiteleri vb.- yöntemlerle, hangi biçimde ilerleyeceklerinin yanıtı ancak mücadele içinde verilebilir. Biz ancak bu mücadelenin ekonomik ve politik taleplerle, bunun birleşik ve genel bir mücadeleye doğru ilerlemesi gerektiğini, bazı temel kazanımların ancak böyle elde edilebileceğini belirtebiliriz.

Peki ama politik ve ekonomik mücadelenin birlikte yürümesinin zorunluluğu nereden kaynaklanıyor? Bu zorunluluk emekçi kitlelere yeterince anlatılabiliyor mu? Bugün işçi ve emekçi kitlelerin önemli bir kesimi yaşadıkları ekonomik sorunların önemli bir kısmının iktidardan ve onun politik tercihlerinden kaynaklandığını ya yeterince bilmemekte ya da yapılan demagojilere, üretilen gerekçelere -savaş, fırsatçılar, vurguncular vb. kanmaktadır. Oysa iktidar tarafından politik amaçlarla alınan tüm kararlar -vergi sisteminden teşviklere, asgari ücret belirlenmesinden, maaş artışlarına, sözde enflasyonun önlenmesine vb. kadar- işçi ve emekçi kitleleri doğrudan ilgilendirmekte, onların sırtındaki yükü daha da ağırlaştırmaktadır. Emekçi kitlelerin aradaki bağı görebilmesi, mücadelelerini politik alana doğru genişletmeleri gerekir. Bu genişleme sermayenin egemenliği ve onun yıkılması bilincini edinmeye doğru ilerlediğinde ise, kısmi kazanımlarla yetinilmeyeceği, kökten çözüm hedefinin gündeme alınacağı beklenmelidir. Ama bunun olmadığı koşullarda da ekonomik ve politik -sendikalaşma özgürlüğü, örgütlenme ve basın özgürlüğü, politik baskıların son bulması gibi- kazanımlar için mücadele etmek son derece önemlidir ve zaten bu mücadele verilmeden, onun içinde tecrübe kazanılmadan daha ileriye gitmek, iktidar hedefli bir mücadele yürütebilmek olanaklı değildir.

Son söz şu olabilir: Sorun halkta değil; halkı mücadelenin içine çekecek, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin politik ve ekonomik mücadelenin bilinçli özneleri olarak hareket etmesini sağlayacak olanların yetenek ve becerilerini yeterince harekete geçirip geçirmediğindedir. Yapılabilecek olanların yeterince yapılıp, yapılmadığındadır. Buradan hareket edilmezse doğru sonuçlara ulaşılamaz.

Ahmet Yaşaroğlu

Halk demokrasi istemiyor mu?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et