22 Mayıs 2026 00:09

Emperyalist diplomasideki trafik neyi ifade ediyor?

ABD Başkanı Donald Trump’ın 14-15 Mayıs’ta Çin’e yaptığı ziyaret uzun süre daha uluslararası diplomasinin tartışma konusu olmaya devam edecek. 

Öte yandan hafta başında son yılların yükselen gücü Hindistan’ın Başbakanı Narendra Modi de, Birleşik Arap Emirlikleri, Hollanda, İsveç, Norveç ve İtalya’yı kapsayan bir tura çıktı. Çok fazla dikkat çekmeyen ve üzerinde durulmayan Modi’nin Avrupa temasları, aynı zamanda yeni ortaklar arayışını ifade ediyor. Son durak olan İtalya’yı 26 yıl aradan sonra ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı da Modi oldu.

Ve tabii ki, Trump’tan bir hafta sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 19-20 Mayıs’ta Çin’e yaptığı ziyaret de tartışılıyor.

Uluslararası basında üzerinde en fazla durulan elbette Trump ve Putin’in Pekin ziyaretleri oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez iki ülkenin lideri bu denli kısa aralıklarla Çin’i ziyaret etti.

Toplamda bakıldığında Pekin’den Trump’ın elinin boş, Putin’in dolu döndüğü söylenebilir. Her iki ülkenin, yükselen güç Çin ile yakın gelecekte nasıl bir ilişki içerisinde olacağı emperyalist paylaşım mücadelesindeki saflaşma bakımından büyük bir önem arz ediyor. ABD’nin temel stratejisi Çin’in yükselişini durdurmak olurken, Rusya; Ukrayna savaşıyla birlikte içine düştüğü yalnızlığı aşmak, paylaşımdaki iddiasını sürdürebilmek için Çin’e ihtiyaç duyuyor. Çin’in de Rus petrolüne, doğal gazına ve pazarına ihtiyacı var. Rusya-Çin ticareti 2021’den bu yana iki katına çıktı. Ortak askeri tatbikatların sayısı da artıyor.

Şi’nin Trump’ın ziyareti sırasında verdiği mesajlarda da görülebileceği gibi Çin, ABD ile askeri olarak karşı karşıya gelmeyi mümkün olduğu kadar ertelemeyi tercih ederken, ihtiyaç duyduğu enerjiyi Rusya’dan temin etmeyi, ABD ve Avrupa’ya büyük ölçüde kapalı Rusya pazarını da kullanarak gücüne güç katmanın planlarını yapıyor.

İktidarda bulunduğu süre zarfında 25 kez Çin’i ziyaret eden Putin, enerji başta olmak üzere değişik alanlarda imzaladığı anlaşmalarla Moskova’ya dönerken, ABD ve Avrupa’nın yaptırımları karşısında elini güçlendirdi.

Denilebilir ki; emperyalist paylaşım mücadelesinde Çin’in diplomasi trafiğinin önemli duraklarından biri haline gelmesinin başlıca nedeni, rakiplerin, yani ABD, AB ve Rusya’nın zorlu bir dönemden geçmesi. Ekonomilerindeki daralma, savaşlar ve çelişkiler Çin’in elini güçlendirmiş görünüyor.

Emperyalist rekabetteki bloklaşmanın bir tarafında ABD, diğer tarafında Çin’in olduğu da, son diplomasi trafiğiyle daha belirginleşti. Bu nedenle bir süredir sıkça dile getirilen “çok kutupluluk” olup bitenleri tam olarak ifade etmiyor.

ABD ve Çin merkezli bloklaşmada hangi tarafın ağırlık ya da üstünlük kazanacağı ise Avrupa, Rusya ve Hindistan ile kuracakları ittifaklarla bağlı. Bu üç güç merkezinin dışında kalan Kanada ve Japonya belirleyici olmasa da kısmi bir rol oynayabilir. Bugünkü veriler üzerinden baktığımızda, Rusya’nın Çin’e, Avrupa’nın ABD’ye yakın olduğu, Hindistan’ın ise denge gözeterek ilişkileri geliştirmeyi esas aldığı söylenebilir.

Bu nedenle Alman basını da özellikle ABD ve Çin arasındaki rekabette Avrupa’nın durumunun ne olacağı üzerinde duruyor. Örneğin Die Zeit’ten Johan Roth kaleme aldığı yazıda şunları ifade ediyor: “Avrupa yalnız olabilir, ancak güçsüz değil. Çıkarlarını, özellikle Çin’e karşı, daha kararlı ve öz güvenli savunmaktan başka bir seçeneği yoktur. Trump-Şi zirvesi ve değişen güç dengesi, bunun en son kanıtıdır.” (zeit.de)

Tam da bu dönemde, AB uzun bir süredir rafta beklettiği ABD ile ticaret anlaşmasını kabul etti. ABD’nin koyduğu yüzde 15’lik gümrük vergisine karşılık, AB başta sanayi ürünleri olmak üzere ABD mallarından gümrük vergisi almayacak. Buna karşılık Çin mallarına yeni vergilerin getirilmesi planlanıyor. ABD, saflaşmayı netleştirmek için önümüzdeki dönem Avrupa-Çin ticaret savaşını kızıştırabilir. Avrupa içinde şimdiden Tayvan sorunu ve insan hakları üzerinden Çin ile ilişkilerin minimalize edilmesini isteyenler var. Almanya ve Fransa’nın Çin pazarını kaybetmemek için dengeli bir hat izlenmesinden yana olduğu da biliniyor.

Ama aynı zamanda Avrupa, Hindistan’ın Asya’daki en önemli ticaret ortağı olması yönünde adımlar da atılıyor. 2024’te imzalanan Hindistan-Avrupa Ticaret Koridoru bir gelecek vizyonu olarak sunulmuştu. Modi’nin Avrupa ziyaretinin İsveç ayağında konuşan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu yılın sonunda yürürlüğe girmesi planlanan Hindistan-AB Ticaret Anlaşmasını “anlaşmaların anası” ilan ederek, Avrupa ile Hindistan arasında “yeni bir devrin” başladığını söyledi. Anlaşmaya göre, Hindistan, AB’den alınan malların yüzde 96.6’sına, AB de yedi yıl içinde Hint mallarının yüzde 99.5’ine uygulanan gümrük vergilerini kaldırmayı planlıyor.

Gelişmeler, Avrupa’nın Çin’den uzaklaşarak Hindistan’a yakınlaşma eğilimi içinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda Hindistan’ın, AB ile birlikte genel olarak ABD’nin merkezinde olduğu bloka daha yakın durarak, bölgede Çin’in en önemli rakibi olmaya aday olmak istediği söylenebilir. Olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

Son bir hafta içinde gerçekleşen diplomasi trafiği, her emperyalist gücün kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek istediğini bir kez daha gösteriyor. ABD ve Rusya İran ve Ukrayna savaşıyla öncesine göre güç ve itibar kaybederken, Çin güç kazanmış görünüyor. Bu nedenle öncesine göre daha öz güvenli. AB ve Hindistan ise emperyalist paylaşım mücadelesinde belirleyici olmamakla birlikte önemli bir yere sahip.

Artan enerji, pazar, nadir element ihtiyacı emperyalist devletler arasındaki çelişkilerin derinleşerek saflaşmanın hızlanmasına yol açıyor. Her yeni gerilim, savaş ve çatışmaları içinde taşıyan bir süreç olarak ilerliyor. Bunlar emperyalizmin kaçınılmaz sonuçları... Tam da bu nedenle emperyalizme karşı mücadele de kaçınılmaz.

Yücel Özdemir

Emperyalist diplomasideki trafik neyi ifade ediyor?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et