İş cinayetlerini önlemek için gerçek adalet
Sıla Altun
[email protected]
Bu hafta iki iş cinayeti davası görüldü: Biri Gayrettepe’de, 1’i çocuk işçi 29 işçinin hayatını kaybettiği Masquerade Gece Kulübü yangınının; diğeri ise Dilovası’da Ravive Kozmetik fabrikasında 3’ü kız çocuğu, 3’ü kadın 7 işçinin yaşamını yitirdiği yangının davasıydı. Farklı şehirlerde, farklı zamanlarda yaşanan bu katliamların ortak noktaları var: Kâr uğruna işçilerin hayatının hiçe sayılması, kamu kurumlarının sorumluluğu olan ancak ayyuka çıkan denetimsizlik, güvencesizlik; eşleri, kardeşleri, iş arkadaşları, çocukları için, bu denetimsizliği örgütleyenlerin cezasız bırakılmaması ve bu katliamların tekrar yaşanmaması için mücadele eden işçiler, aileler, kadınlar...
Geride kalanlar bu katliamların ortak noktalarını görüyorlar. Bu ölümlerin, münferit trajediler olmadığını; yaşanan cinayetlerin bir sonrakine kapı açtığını anlatıyorlar. Adaleti bunun için talep ediyorlar; kendi sevdikleri “pisi pisine” hayatlarını kaybetmiş olmasın, yaşamlarını sürdürmek için bu sömürü cehenneminde gün geçtikçe ezilen tüm işçi ve emekçiler böyle katliamlarda hayatlarını kaybetmesin istiyorlar.
Ancak gelin görün ki yargı, güvenli bir çalışma ortamı ve yaşam hakkını garanti altına alması gereken başta Çalışma Bakanlığı olmak üzere, kamu görevlilerini aklamaktan geri durmuyor. Bilirkişi raporları, Gayrettepe yangınında hayatını kaybeden 29 kişiyi suçlarken yangına yönelik iş güvenliği önlemlerinin alınmadığını, DJ’sinden komisine kadar birçok kişinin kendi iş tanımı dışında tadilatta çalıştırıldığını, neden tadilat izninin olmadığını denetlemesi gereken kamu görevlilerinde de “kusur” bulmuyor. Aynı süreç Dilovası davasında da sürüyor. “Bu iş yerinde çalışan kadınlar ve çocuklar neden kayıt dışı çalışıyor, neden önlemler alınmıyor, neden iş yerinin dibinde İŞKUR varken böyle bir katliam yaşanıyor, yıkım kararı varken bu bina neden yıkılmıyor, kamu görevlileri bu süreçte neden yokmuş gibi davranılıyor?” soruları sorulmuyor. Aileler yeni bilirkişi raporları istese de bunlar da reddediliyor.
Tüm bunlar, sevdiklerini iş cinayetlerinde kaybeden ancak mücadele ettikçe patronların yargılanmasını sağlayan kadınlar için bir gerçeği ortaya çıkartıyor: Bu patronları koruyup kollayan, iş cinayetlerine göz yuman, önünü açan devlet mekanizmaları da sorumlu. Çünkü bu mekanizma patronlara işçileri sigortasız, kayıt dışı, düşük ücrete çalıştırma; can güvenliğini yok sayma cesaretini veriyor. Bu cesaret yalnızca hayatlarını kaybetmiş işçiler ve aileleri etkilemiyor; tüm işçileri ölümle burun buruna getiriyor. Özellikle kadın işçiler açısından esnek, güvencesiz çalışma devlet eliyle örgütleniyor. Çocuk işçilik MESEM’lerle resmileştiriliyor. İşçi sınıfının hayatı sermayeye kurban ediliyor; devlet de sermaye “kurbanı” keserken yanında duruyor.
Tüm bunlara rağmen kadınlar yaşanan iş cinayetleri sonrası adalet arayan diğer kadınlarla bir araya geliyorlar; birbirlerinin davalarını ısrarla takip ediyorlar. Bunu yaparken, ekmek parası kazanmak için ölüme mahkum edilen yakınları için duydukları sevgi ve onları ölüme gönderenlere karşı duydukları öfke birleşiyor, ortaklaşıyor. Bu ortak duygunun tohumlarını başta kadınlar olmak üzere tüm işçi ve emekçiler içinde taşıyor. Şimdi mesele, bu duyguyu her birimizin içinde büyütebilmek ve bizi, sevdiklerimizi, arkadaşlarımızı yoksullukla, güvencesizlikle, ölümle terbiye etmeye çalışan bu sömürü düzenine ve onun bekçilerine karşı ortak bir mücadele kurabilmek. Bunu yaptığımız ölçüde, Gayrettepe’de, Soma’da, İliç’te, Dilovası’da ve daha pek çok yerde iş cinayetinde yakınlarını kaybedenlerin istediği adalet yerini bulabilecek.
Evrensel'i Takip Et