20 Mayıs 2026 00:10

İktisat politikaları, sınıflar ve Türkiye

İktisadi düşünce tarihinde her düşüncenin mutlak olarak bir sınıfın çıkarı doğrultusunda belirlendiğini ileri sürmek fazla indirgemecilik olur. Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz: Herhangi bir iktisat politikası önerisi, sınıflı toplumlarda yani farklı çıkarları olan sınıfların varlığı veri alındığında, bu sınıflardan bazılarının lehine bazılarının ise aleyhine olma özelliğine sahip olabilir. Bu büyük oranda böyledir. Gündelik yaşam içerisinde kısa vadeli bakıldığında sınıflar arası uzlaşmalara hizmet eden iktisat politikaları mümkün görünse de orta ve uzun vadede sınıf çıkarlarının farklılığı belirleyicidir.

Örneğin, Adam Smith’e baktığımızda, her ne kadar doğrudan hâkim sınıf yanlı bir teori geliştirme zorunluluğu hissetmiş olduğunu düşünmesek bile, ticaret toplumunda kârın artmasının ve kâra dayalı bir sermaye birikim sürecinin gelişmesinin ortak çıkarı sağlayabileceğini, mutlak olarak olmasa da farklı sınıfların çıkarlarını belirli bağlamlarda örtüştürebileceğini varsaydığını söyleyebiliriz. Smith’te bu, toplam üretimin artışı ile ilişkili bir husustur. Bu kâr çekişli sermaye birikimi yaklaşımı ister istemez kârı çoğaltma amacı etrafında belirlenen iktisat politikalarını beraberinde getirir.

David Ricardo da benzer şekilde, meşhur Buğday Yasaları tartışmalarındaki konumu, bölüşüm ve birikim arasındaki ilişkiye dair değerlendirmeleri ile açıkça toprak sahibi sınıfının aleyhine, sanayici sınıfın lehine bir pozisyona yerleşir. Ya da tam tersi, Malthus’un bölüşüm ve birikim bağlamındaki analizleri onu toprak sahibi sınıfı aslında sermaye birikim sürecinin sürdürülmesine hizmet eden temel bir sınıf olarak değerlendirmeye götürür. Malthus’a göre eksik tüketim ekonominin önemli bir problemidir; toprak sahibi sınıf ise üretmeden tüketecek bir sınıf olduğu için bu eksikliği giderecek harcamayı yapacaktır. Malthus’un bölüşüm ve birikim sorunu bağlamında geliştirdiği bu perspektif onu bir şekilde toprak sahibi sınıfın çıkarıyla ilişkilendirir.

Karl Marx ise denklemi tamamen farklı bir biçimde kurar: Onun yaklaşımında sermaye birikimi, refah, zenginlik artışı için değil kâr ya da rantın gerekli olması, bunlar, dar anlamıyla düşünüldüğünde bile potansiyel zenginlik artışını sınırlayan unsurlardır. Marks’a göre zenginliğin kaynağı artı değerdir. Kâr, rant gibi gelirler ise artı değerin yalnızca bileşenleridir. Gerçekte ise bunlar artı değerden çalınmış paylar olarak görülmelidir. Kapitalist üretimde artı değerin bir kısmı olarak karşımıza çıkan kâr yeniden üretime yönlendirilirken, kârın büyüklüğü sermaye birikimini de sınırlayacaktır. Halbuki kâr ve rant gibi gelirlerin olmadığı bir üretim tarzında artığın çok daha büyük bir bölümü yeniden üretime yatırılabilir. Ki bu da insanların ihtiyaç ve isteklerine yanıt veren mal ve hizmetlerin daha eksiksiz bir biçimde üretilebilmesi imkânı demektir. Bu nedenle, Marks’ta kâr ve rant değil, birikimin asıl kaynağı artı değerdir. Bu çok önemli bir noktadır. Bunun farkında olmak, istihdam için işverene, gelir elde etmek için kâra bağlı olmak zorunda olmadığımızın farkında olmak demektir. Buradan hareketle de tüm iktisat politikalarını kârı arttırmaya odaklayan yaklaşımın bilinçli ya da bilinçsiz ama sınıfsal bir pozisyon ortaya koyduğu açık hale gelir. Bu pozisyon günlük dilde, “patron kazanacak ki işçi de kazansın, ekmek yesin” ifadesinde karşımıza çıkar. Bu işçi sınıfının çıkarını sermayedarın çıkarına bağlayan sınıfsal bir stratejinin, evrensel, bilimsel bir hakikatmiş gibi sunulmasıdır. Marksın yaklaşımı bunu deşifre eder. Hayır, işçi sınıfının çıkarı sermayenin çıkarına bağlanamaz. Aksine işçi sınıfının ürettiği değere el koyabildiği için sermaye sınıfı varlık kazanır.

Şimdi bu perspektiften günümüz Türkiye ekonomisine baktığımız zaman ne söyleyebiliriz? Son birkaç yıldır Mehmet Şimşek’in bakan olmasıyla başlayan süreçle birlikte AKP iktidarı ekonomi politikalarında bir kez daha yabancı tasarrufların ülke içerisine çekilmesi üzerinden politika belirlemiş durumda. Bu perspektifin arkasında cari açık problemini, ülke içerisindeki tasarruf yetersizliği ile açıklayan anaakım bir okuma vardır. Bu perspektiften tasarruf eksikliği ancak yurt dışı tasarrufların ülkeye çekilmesiyle giderilebilirdir. Tasarruf eğiliminin düşüklüğü kamunun, hane halkının, özel sektörün tasarrufundaki yetersizlik yabancı tasarrufların ülke içerisine çekilmesiyle giderilmeye çalışılmaktadır. Bunun Türkiye ekonomisi için anlamı varlık satımı yoluyla borçlanarak dış finansman sağlamakken, madalyonun diğer yüzünde uluslararası finansal sermayenin değerlenmesi yatar. Varlık şirketleri, uluslararası fonlar topladıkları bu tasarrufları küresel ölçekte varlık havuzuna yatırarak değerlendirmektedir. Yani teknik bir dille dış finansman dediğimiz uluslararası finansal sermayenin değerlenmesidir. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi açısından cari açık sorununu finansman eksikliği ile gerekçelendirdiğiniz zaman çözümü uluslararası finansal sermayenin değerlenmesinde aramaktasınız demektir. Bu Smith, Ricardo vb. gibi sizi ister istemez belirli sınıf çıkarlarıyla ilişkili bir pozisyona yerleştirir.

Halbuki Türkiye’de cari açık sorunu temelde üretim yapısı ile ilişkilidir. Kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişiminin bizim gibi ülkelerde ortaya çıkardığı bağımlılık ilişkileri cari açığın ardındaki asıl sorunu oluşturur. Meseleyi bu şekilde tanımladığımızda çözümü finansal sermayede değil üretim yapısında karşımıza çıkan bu bağımlılık ilişkilerini nasıl aşabiliriz sorusu etrafında tartışarak oluşturabiliriz. Çözümü finansal sermayede aramak sıcak para girişlerini mümkün kılmak için yüksek faiz, değerli TL etrafındaki iktisat politikalarına işaret ederken, çözümü bağımlılık ilişkilerinin aşılmasında aramak, bağımlı kapitalizmi aşmaya yönelik gerçekçi bir çıkış programı tasarlamak ile mümkün olabilir. Kapitalizmin merkezlerinde başlayan uluslararası krizler tarihsel olarak bu bağımlılık zincirini kırma olasılığını artıran süreçlerdir. Ancak bağımlı kapitalizmle mücadele sadece bağımlılıkla mücadeleye indirgenmemelidir. Bu anlamda yirminci yüzyıl deneyimlerinin sınırları içinde kalarak değil, yani emperyal ya da komprador olana karşı ulusal burjuvazi, yerli/milli burjuvazi vb. oluşturma çabasıyla değil, temelde kapitalizmle mücadeleyle, diğer bir deyişle artığın yaratılma ve paylaşılma sürecinde üreten sınıfların sözünün ve çıkarının yükseltilmesiyle mümkün olabilir.

Koray R. Yılmaz

İktisat politikaları, sınıflar ve Türkiye
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et