“Yeşil” emperyalizm ve kritik mineral sömürgeciliğinin sonuçları
Küresel meta üretiminde, finans piyasalarında ve uluslararası ticarette sıkça dile getirilen “yeşil dönüşüm”, sermaye birikimini dinamik kılmak amacıyla kapitalizmin kendini yeniden örgütleme biçimlerinden biri. “Yeşil enerji dönüşümü” başlığı altında sunulan “karbonsuzlaşma”, “net sıfır emisyon”, “ikiz dönüşüm”, “sürdürülebilirlik” ve “temiz enerji sistemleri” gibi kavramların tümü, birçok yoksul ülkeyi boyunduruğu altına alan trilyon dolarlık devasa bir kâr ve rant pazarını meşrulaştıran ideolojik çerçeve.
Karbonsuzlaşmaya alternatif olarak sunulan “yeşil dönüşüm”ün en çarpıcı özelliği, “enerjinin temizliği” söylemine karşılık enerji üretiminin toplumsal ve çevresel maliyetlerinin giderek daha kirli hale gelmesi. Elektrikli araçlar, yapay zeka altyapıları, bataryalar, güneş panelleri ve rüzgâr türbinleri için gerekli olan lityum, kobalt, nikel, grafit ve nadir toprak elementlerine yönelik talep, “yeşil dönüşüm” sürecini devasa bir yıkımla birlikte ilerleyen bir madencilik sektörünü büyütüyor.
Bu yıkım -kapitalist sistemdeki her ilişkide olduğu gibi- ülkeler arasındaki eşitsizlikleri de yeniden üretiyor. Su, hidrokarbon, maden ve mineral rezervlerine sahip coğrafyalar sistematik biçimde yağmalanırken, bu bölgelerdeki devletler IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlarca borçlandırılır, yaşayan halklar topraksızlaştırılır, üretim araçlarından koparılır ve “yeşil dönüşüm” için gerekli hammaddenin kaynağına dönüştürülür. Dolayısıyla “yeşil dönüşüm”, emperyalist güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemez; siyasi ve ekonomik olarak güçsüzleştirilmiş, ancak doğal kaynaklar açısından zengin ülkelerin sömürülmesine ve bağımlılığına dayanır. “Maden ekstraktivizmi” olarak adlandırılan kaynak sömürücülüğü, “yeşil kapitalizm”in başlıca örgütlenme mekanizmalarından biridir.
Karbonsuzlaşma sürecinde “21. yüzyılın petrolü” olarak tanımlanan nadir toprak elementlerine ve kritik minerallere duyulan ihtiyaç, sadece yeni bir pazar yaratırken, yoksul bırakılan ülkeleri emek ve çevre açısından daha fazla yoksunlaştırır. Birleşmiş Milletler Üniversitesi Su, Çevre ve Sağlık Enstitüsü’nün (UNU-INWEH) bu yıl yayımladığı “Critical Minerals, Water Insecurity and Injustice” raporu, bu sürecin boyutlarını çarpıcı verilerle ortaya koyuyor. Rapora göre enerji ve dijital dönüşüm için hayati önem taşıyan minerallere olan talebin 2050 yılına kadar dört veya beş kat artması bekleniyor.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) 2025 verilerine göre ise kritik minerallere yönelik talep artışı devam ediyor. Lityum talebi 2024 yılında yaklaşık yüzde 30 artarken; nikel, kobalt ve diğer batarya minerallerinde yüzde 6-8 düzeyinde büyüme gerçekleşti. IEA projeksiyonlarına göre 2040’a kadar lityum talebinin yaklaşık beş katına çıkması, nikel talebinin ikiye katlanması ve kobalt talebinin yüzde 50’den fazla artması bekleniyor. 2026 yılı itibarıyla küresel kritik mineraller ticaret hacmi 2.5 trilyon dolara ulaşarak dünya toplam ihracatının yüzde 10’undan fazlasını oluşturuyor.
Kaynak: Uluslararası Enerji Ajansı
“Yeşil dönüşüm”ün yarattığı çevresel zarar ve toplumsal maliyet ise coğrafi olarak yer değiştiriyor. Zengin ülkeler elektrikli araçlar ve dijital teknolojiler üzerinden gelişmeye devam ederken, maden sömürgeciliğiyle adeta köstebek yuvasına çevrilen yoksul ülkeler su kıtlığı, toksik atıklar ve halk sağlığı sorunlarıyla baş başa kalır. Özellikle kritik mineral rezervleri bakımından zengin olan Afrika ve Güney Amerika, “yeşil dönüşüm”ün en ağır bedelini ödeyen bölgelerdir. “Critical Minerals, Water Insecurity and Injustice” raporunda çevresel ve toplumsal yıkıma ilişkin şu veriler sıralanıyor:
● 2024 yılında yaklaşık 240 bin ton küresel lityum üretimi için 456 milyar litre su kullanıldı. Bu miktar, Sahra Altı Afrika’da yaklaşık 62 milyon insanın yıllık evsel su ihtiyacına eşdeğer.
● Şili’deki Salar de Atacama bölgesinde lityum madenciliği, bölgesel su kullanımının yüzde 65’ine kadarını oluşturuyor.
● 1990-2015 yılları arasında bazı bölgelerde yeraltı su seviyeleri 9 metreye kadar düştü.
● Bolivya’nın Uyuni bölgesinde yürütülen lityum madenciliği, yerel halkın temel geçim ve besin kaynaklarından biri olan kinoa üretimini ciddi biçimde zorlaştırıyor.
● Kritik mineral rezervlerinin yaklaşık yüzde 16’sı yüksek su stresi yaşanan bölgelerde bulunuyor.
● Enerji dönüşümünde kullanılan minerallerin yüzde 54’ü ise yerli halkların yaşadığı ya da yakınındaki topraklarda yer alıyor. Bu durum özellikle yerli topluluklar açısından ciddi su ve toprak krizlerine yol açıyor.
● “Lityum Üçgeni” olarak bilinen Arjantin, Bolivya ile Şili arasındaki yüksek rakımlı tuz gölü havzalarını kapsayan bölgede lityum çıkarımı için yeraltı suları yoğun biçimde çekiliyor. Bunun sonucu olarak yerel halkın tarım ve hayvancılık faaliyetleri zarar görüyor, sulak alanlar küçülüyor ve içme suyu kaynakları tehdit altına giriyor.
Nadir toprak elementlerinin diğer bir zararı büyük miktarda toksik atık üreterek toprağı zehirlemesi. Rapora göre her 1 ton nadir toprak elementi üretimi için yaklaşık 2 bin ton toksik atık ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle elde edilen ‘faydalı ürün’, toplam kütlenin yalnızca yüzde 0.05'ini (on binde beşini) oluşturuyor. Geriye kalan devasa kütlenin yüzde 99.95'i tamamen toksik atıktır. 2024 yılında küresel nadir toprak üretiminin yaklaşık 707 milyon metrik ton toksik atık yarattığı hesaplanırken, bu miktarın yaklaşık 59 milyon çöp kamyonunu doldurabilecek düzeyde olduğu belirtiliyor.
Yeşil kapitalizmin yarattığı tahribat Küresel Kuzeyi de etkisi altına alıyor. ABD Nevada’daki Thacker Pass lityum madeninin yılda yaklaşık 3.5 milyar litre su tüketeceği tahmin ediliyor. Kanada’daki 2014 Mount Polley felaketinde yaklaşık 25 milyon metreküp toksik atık nehir ve göllere yayıldı; yerli toplulukların içme suyu kaynakları ciddi biçimde zarar gördü. New Mexico’daki Los Alamos Ulusal Laboratuvarı’nın süper bilgisayar genişletme projesinin günde yaklaşık 5.3 milyon litre su tüketeceği belirtiliyor. Bu durum, ciddi su kıtlığı yaşayan ve Navajo Nation halkının yaklaşık yüzde 40’ının hala akan suya erişemediği bir bölge açısından büyük bir felaket anlamına geliyor.
Dünyanın farklı coğrafyalarına yayılmış, sadece zengin ve yoksul ülkeler arasında sınırlı kalmayan, zengin ülkelerin de kendi içerisindeki bölgesel ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren bu kaynak sömürüsü, emperyalizmin “yeşil” suretidir.
Alberto Boretti, karbonsuzlaşmaya yönelik iklim stratejilerinin sömürgeci ve emperyal güç yapılarını yeniden ürettiğini, küresel eşitsizlikleri derinleştirerek ve ekolojik sömürüyü kalıcılaştırdığını belirtir. Ben Radley “yeşil” emperyalizm kavramını bu bağlamda, “yeşil dönüşüm” aşamasındaki geçiş minerallerine erişmek, yeni yatırım pazarları oluşturmak ve iktisadi hegemonya kurmak amacıyla merkez kapitalist devletlerin periferdeki ekonomik ve toplumsal kaynaklar üzerinde egemenlik kurma biçimi olarak tarif eder. Sermayenin yerküreye yayılışındaki bu güncel aşamayı bu nedenle emperyalizm kavramıyla birlikte düşünmemiz gereklidir. Bu şiddette bir mülksüzleştirme, topraksızlaştırma ve kaynak çekimi ancak sermayenin küresel ölçekteki koordineli saldırısıyla mümkündür.
Kaynaklar:
- United Nations University Institute for Water, Environment and Health, “Critical Minerals, Water Insecurity and Injustice Report”, 2026
- “Rush for ‘green energy’ minerals harms the world’s most vulnerable”, https://climateandcapitalism.com/2026/04/29/rush-for-green-energy-minerals-harms-the-worlds-most-vulnerable/
- Joshua Frank, “Vampire Planet: Cyanide Bombs and a ‘Shark Tank’ Data Center”, https://www.counterpunch.org/2026/05/08/vampire-planet-ai-pfas-and-a-new-co2-record/
- Ben Radley, “Green imperialism, sovereignty, and the quest for national development in the Congo”, Review of African Political Economy, 50(177–178), 322–339.
Evrensel'i Takip Et