14 Mayıs 2026 00:10

Tarladan mutfağa yüksek gıda fiyatlarının politik-ekonomisi

Türkiye’de kentlerde ve kırda yaşayan tüm emekçi sınıfları ilgilendiren en kritik sorunlardan biri yüksek gıda fiyatları ve gıda enflasyonundaki önlenemeyen artış. OECD ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) başta olmak üzere uluslararası kuruluşların raporlarına da yansıdığı üzere Türkiye gıda enflasyonu sıralamasında birinci sırada olup, gıda fiyatları son beş yıllık dönemde hiper-enflasyonist faza geçti.

FAO’ya göre 2020 başından 2025’e kadar gıda fiyatlarındaki kümülatif artış yaklaşık yüzde 35-45 bandında iken, Türkiye’de gıda ve alkolsüz içecekler endeksi bazında 2020-2025 (ilk on ay) yılları arasında 700-800 bandında arttı. Burada esasen yöntemsel bir farka dikkat çekmek gerekiyor: Küresel veri setleri uluslararası meta/fiyat endeksi iken, Türkiye verisi tüketici perakende fiyatları (market fiyatları) üzerinden analizlere dahil edilir. Ne var ki, bu fark bile Türkiye’de gıda fiyatlarının küresel fiyat ortalamasının üzerinde olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Türkiye’de gıda enflasyonu dünya ortalamasının yaklaşık 19 katı.

Yıl

Türkiye Gıda Enflasyonu (%)

Dünya (FAO) Değişim (%)

Analiz

2020

20,6

3,1

Pandemi başlangıcı; Türkiye’de kur baskısı başladı.

2021

43,8

25,2

Küresel tedarik zinciri krizi; Türkiye’de makas açılıyor

2022

77,8

-0,6

Ukrayna Savaşı; Türkiye’de hiper seviyelere geçiş.

2023

72,0

-14

Dünya fiyatları düşerken Türkiye’de artış sürdü.

2024

43.5

8,2

Küresel denge; Türkiye’de yapışkan yüksek enflasyon.

2026
(Mart, yıllık)

32,3

6,2

Baz etkisiyle düşüş başlasa da fiyat seviyesi yüksek.

 

Gıda fiyatlarındaki hiper artışı tek başına “para” ve “maliye” politikalarıyla açıklamak, “kötü ekonomi yönetimine” bağlamak yetersiz. Tarımsal üretimde kamu kaynaklarının uluslararası tekellere aktarılması, küçük ölçekli üreticilere ait tarım arazilerine acele kamulaştırma gibi mekanizmalarla el konması, büyük sermaye lehine arazi toplulaştırmaları ve toprak satışları, küçük üreticilerin ve köylülerin proleterleşmesi, endüstriyel tarıma öncelik veren neoliberal politikaların yürürlüğe konması, şirketlerin kâr oranlarını ve pazar paylarını gözeten politikalar gibi çok sayıda faktörün bulunduğu sermaye birikim rejimi ve gıda egemenliğiyle ilgili çok boyutlu bir süreç söz konusu. Bu süreci tarımsal üretim ve gıda sektörleri bağlamında inceleyebiliriz.

Öncelikle bu sürecin altında yatan hareket ilkesi, sermayenin merkezileşmesi. Büyük sermaye, küçük üreticiyi piyasadan tasfiye ederken bankacılık ve finans sistemini doğrudan kullanır. Bankacılık ve finans sisteminin asli rolü, küçük üreticiye “büyümesi” için kredi vermek değil, dağınık durumdaki küçük sermayeleri finansal bir havuzda toplayarak, devasa yatırımlar yapabilmeleri için büyük kapitalistlerin hizmetine sunmaktır. Bu finansal kanallar ve bağlar büyük sermayenin çok kısa sürede muazzam bir güçle belli üretim alanlarında toplaşmasını sağlar.

Marx’ın “Bir kapitalist daima birçok kapitalisti öldürür” şeklinde betimlediği sermayenin merkezileşme süreci, tarımsal üretimde endüstriyel tekelleşmenin ta kendisi. Tarımda büyük sermayenin tasfiye ve yutma işini birkaç finans verisiyle çerçevelendirebiliriz:

  • Çiftçilerin ve küçük üreticilerin bankalara borcu 1.4 trilyon TL seviyesine ulaştı.
  • Çiftçilerin borcunun yaklaşık yüzde 75-80’i kamu bankaları (başta Ziraat Bankası) ve tarım kredi kooperatiflerine, geri kalanı ise özel bankalara ait.
  • Tarım sektöründe batık kredi tutarı 2025 martta 5.4 milyar TL iken, 2026 yılında yüzde 292.5’lik artışla 21.2 milyar TL’ye yükseldi.
  • Her yıl icra daireleri üzerinden satışa çıkarılan tarım arazisi ve traktör/biçerdöver sayısı, geçmiş beş yıla oranla yüzde 25-30 civarında arttı. Özellikle traktör hacizleri, çiftçinin üretim gücünü doğrudan kıran bir unsur olarak öne çıktı.

Tarım sektöründe finansal bağımlılığın ve devlet politikalarıyla sermaye kontrolünün artışı tarımsal üretimin geleceğini büyük sermayenin inisiyatifine terk ediyor. Sermayenin merkezileşmesine paralel olarak mülksüzleşmenin hızlanması, çiftçileri ya topraktan kopararak proleterleştirir ya da “yarı-proleter” statüsüne dönüştürür.

Haczedilen ve icra yoluyla satılan küçük ölçekli araziler, genellikle büyük tarım-sanayi şirketleri veya yatırım fonları tarafından satın alınarak, tarımsal üretim araçlarının giderek daha az sayıda büyük sermaye grubunun elinde toplanmasını hızlandırır. Diğer taraftan bankalara olan bağımlılık nedeniyle çiftçiler ve köylüler tapuda mülk sahibi olarak görünseler de, toprağın üzerindeki ipotek ve hasadın doğrudan bankaya gitmesi nedeniyle kendi topraklarında “yarı proleter”e dönüşmüşlerdir. Çiftçinin ürettiği artı değer, banka faizi ve girdi maliyetleri yoluyla önce finans kapital tarafından emilir, daha sonra emek gücü, toprak, traktör vs. üretim araçları büyük endüstriyel şirketlerin hakimiyetine geçer.

Türkiye pazarı, uluslararası endüstriyel tarım ve gıda tekellerinin kontrolü altında ve bu tekeller, teşvik ve destek sistemleriyle pazar paylarını sürekli genişletirler. AKP’li yıllarda üretim ölçeğinin belli alanlardan çıkarak tüm Anadolu ölçeğine yayılması, küresel transit ticarette lojistik kapasiteye yatırımların artırılması ve emek maliyetlerini sürekli düşüren politikalar nedeniyle Türkiye, Coca-Cola, Unilever, Nestle, Pepsi, Cargill gibi uluslararası gıda ve tarım tekellerinin hem üretim hem operasyon merkezi konumuna geldi.

Endüstriyel tekellerin işlevi sadece üretim ve dağıtım işiyle de sınırlı değil; Elif Karaçimen’in belirttiği üzere tekeller üretimin ön koşullarını belirleyen alanlarda yeniden örgütlenmekte, tarımsal üretimde tüm aşamalarında denetimi yoğunlaştırmaktadır: “Tohum, gübre ve diğer tarımsal girdilerden başlayarak işleme ve nihai ürün aşamasına kadar uzanan süreçte, aynı sermaye gruplarının farklı halkalarda konumlandığı görülüyor. Dolayısıyla, son yıllarda artan çiftçi eylemlerinin temel motivasyonu, sadece ‘yüksek maliyetler’ değil, bu dikey kuşatmanın yarattığı çaresizliktir.”

Tarımsal kapitalizmin yerleşiklik kazanmasında ve gelişiminde, buna karşılık küçük üreticiliğin tasfiyesinde devletin ekonomik aygıtlarının rolü kritik öneme sahiptir. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı verilerine göre, “gıda ürünleri imalatı” ve “tarım” sektörleri, yatırım teşvik belgelerinden en büyük payı alan sektörler arasında.

Gıda imalatı sektöründe 2024 yılında yaklaşık 1150, 2025 yılının ilk yarısında ise 580 teşvik belgesi düzenlendi.

Büyük ölçekli (stratejik) yatırımlar kapsamında, 2024-2025 döneminde gıda sektörüne taahhüt edilen teşvikli yatırım tutarı 140 milyar TL’yi aştı. Büyük ölçekli yatırımların yüzde 90’ı KDV istisnası ve gümrük vergisi muafiyeti gibi teşviklerden yararlandı.

Tarımda hakimiyet şirketlere devredildikten sonra gıda fiyatlarındaki hiper artış, emekçi sınıfının reel ücretlerinde erimeye yol açtı, işçinin geçim araçlarının pahalılaşması ise artı-değerin işçiden alınarak gıda tekellerine ve perakende zincirlerine (ticari sermaye) transfer edilmesini hızlandırdı.

Kısacası “yüksek gıda fiyatları” salt para politikasından ya da tek başına yüksek enflasyondan kaynaklı bir sorun ya da “başarısız” bir ekonomi programının eseri değildir. Konuya daha bütünlüklü bakılması gerekir. Topraktan başlayarak mutfağa ulaşan, küçük üreticiyi kendi toprağında proleterleştiren, tarımsal üretimde kontrolü sermayeye bırakan bir sömürü ve sermaye birikim zincirinin yarattığı bir tablodur. Jayati Gosh’un “vampir şirketler” olarak tarif ettiği birikim koşulları hiper-enflasyonist ortama bağlı şirketler böyle bir bataklıkta büyür ve her geçen gün tarım ve gıda sektörünü ele geçirir.

İhtiyacımız olan şey, bizleri mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir, bunu yapacak olan yine biziz.

Kansu Yıldırım

Tarladan mutfağa yüksek gıda fiyatlarının politik-ekonomisi
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et