Anne annelik, anneanne babaannelik ve kalıpçılık
Annelik ömürlük bir vicdan yarasıdır, size bunu demezler. Ne yapsan yetersiz ne yapsan eksik hissetmektir. Boğazından geçen her yudumda suçluluk hissetmektir bir nevi.
Evlat için her şeyin en güzelini isterken ona sunamadığın her şeyin eksikliği, kendinden eksilenin karesi, küpü kadar ağır gelir.
Eksilmektir analık, kendini vakfetmek, adamak, karşılıksız, biteviye ve ömrünce kendi hayatının bir daha öznesi olmamaktır. Zorunda mıdır böyle olmak? Değildir aslında ama bizde her kutsal kılınan gibi çile ile yoğrulur analık.
Kimse parmak oynatmaz sana hayatı kolaylaştırmak ve sevdirmek için. Sen ki dünyaya çocuk getirdin artık mecbur bu hayatı seveceksin.
Analık bir sınavdır bu coğrafyada, herkesin yargısını üzerinde taşımaktır. Yeterince çilekeş olup olmadığının sınavıdır. Kendinden ne kadar vazgeçtiğinle ölçülür kıymeti.
Tüm yükü sırtlanmaktır analık, sen tüm yükü sırtlanasın diye kutsallaştırılırsın, babalık öyle bir titr, ortalıkta serbest salınır.
Memelerin kanayarak emzirdiğinde acıdan yakınamazsın, nesillerdir memeleri kanamıştır kadınların, sen neden özel olasın? Lohusa depresyonun olursa insan içine çıkamazsın, bir lanet gibi görülür, bir ömür kendini kimselere açıklayamazsın. Çocuk doğuran her dört kadından biri istihdamdan düşüyor, istatistik seni de vurabilir. Çocuğu bırakacak kreş yoktur, özeller pahalıdır, bakacak kimse yoktur ve kariyerinden giden onca senenin bedeli yalnız senin faturandır. Süresiz nafaka biliyorsun erkeklerin devasa yarası. Evet ülkede ortalama iştirak nafakası zaten ortalama 3-4 bin lira ama sen kafana takma, kutsal olan sensin. Söz, yetki, karar onlarda ama sorumluluk sende, anladın?
Bakım verme işini sen kafanda 18 sene gibi tasarladın ama ekonomik buhran var, baştan düşün belki de 35 sene aynı evde yaşayacaksın. Zinhar bundan yakınmayacaksın, benim de bir hayatım var demeyeceksin, çünkü yok. Unuttun mu sen anasın, kutsalsın?
Doğurduğun gün birincil kimliğin anne oldu, kadınlık her geçen sene daha gerilere düşecek. Toplum senden böylesini bekleyecek. Sen de yaşamak için ikinci bahar bekleyeceksin, çok beklersin. Bu ülkede bebelere devlet bakmıyor, iki kişi çalışmadan ev dönmüyor, çocuklar çalışacak, sen daha torun büyüteceksin. Sevgiyle kurulmuş ilişkin bağımlılığa dönecek böylece, yetiştirdiğin seni yenmeden kişilik inşa edemeyecek, kitaplar böyle diyor lakin seni de yenemeyecek çünkü vereceğin ücretsiz bakım emeğine muhtaç. Böylece sorun yokmuş gibi davranacağız, aşk ve nefret içimizde dövüşüp duracak. Ertelenmiş yaşam isteği, kendini adadığın çocuğun başına patlayacak. İçten içe süpürge olmuş saçının karşılığını bekleyeceksin. Bayramda gelmeyecek misin, beni doktora götürmeyecek misin, sizi ben büyüttüm evinde bana bir oda vermeyecek misin? Hiçbiriniz özgür olmayacaksınız çünkü kutsal durumlar var ortada.
Seni iyi pişirdiğin bir yemekle anacaklar, bir de yoğun emeğinle. Ya ne bekliyordun? Şakalarınla, hobilerinle, tutkularınla, gezilerinle, kahkahanla ya da ürettiklerinle anılmayı mı? O zaman işin birkaç kat daha zor zira kalıplar yıkacaksın. Hepsinin bedeli katmerli olacak. Kendini tesellide bir dünya markası olmalısın yoksa herkes vicdanına, adabına, ahlakına çok sert vuracak. Dilin iyi laf yapmalı kendini anlatabilmek ne zor bu ülkede sen iyi bilirsin.
Canın bir şey çekmeyecek, sen onun canının çektiğinden kendi canını görmeyeceksin. Bedenin onun bedenine siper yaşayacaksın. Ömrün, ömrüne gölge. Ölümün ecelsiz, bedelsiz ve cezasız bırakıldığı bu ülkede başını yastığa bir gün bile huzurla koyamayacaksın. Evlat acısı korkusundan tir tir titreyecek kılcal damarlarına kadar bedenin. Çünkü sen evladını kaybetmiş anaların eylemlerde sürüklenişi, meydanlarda yuhalatılması, mahkemelerde yargılanmasını yaşadın. Dünyanın en büyük acısına en büyük saygısızlıklara şahit oldun. Korkuların menşei analığını kutsayanlarla aynı.
Evlat yetiştirmene de izin yok artık. Onlar belirliyor çocuğumuzu. Analık kutsal ama çocuğun cinsel yönelimi onların makbulünden farklıysa o kutsalı yavaşça yere bırakman gerekiyor ya da evladın hakikatten yana susamayansa, sözünü esirgemeyense, işinin etiğine inanansa, bir haksızlığın kurbanıysa, hakkını arıyorsa geçmiş olsun, vedalaş kutsallığında, kadük artık. Sen yerlerde sürüklenebilir, ters kelepçelenebilir, yargılanabilirsin. Acına, emeğine saygı ikinci bir emre kadar rafa kalktı.
Uzun ve sarp bir yol analık.
Yasalar, toplumsal ahlak ve somut gerçeklik uyarınca, çocuk iki kişilik bir iş olsa da bu yolda tek başınasın. Çünkü en kutsal sensin. Cennet ayaklarının altında ve bu yüzden cehennemin tam içinde kaldı bedenin.
Başka türlü olur muydu? Olurdu ya. Mesela doğum izni denen şey 15 ay olurdu. İlk 6 ay sonrası yüzde 50 ödenirdi maaş ve bu sürenin en az yüzde 30’unu baba kullanmak zorunda olurdu. Böylece baba tanırdı çocuğunu. Hangi renk sever, aşıları tamam mı, sudan hoşlanır mı, kaçıncı ayda kurdu ilk cümlesini baba da bilirdi. Bağları güçlenirdi ve sen istihdamdan düşmezdin. 15. ayda evine en fazla 1 km uzaklıktaki devlet kurumunda kreşe başlardı. Bu ilk 3 sene çocuk evde olmalı işi pek de akademik bir veri değilmiş sorma vallahi. Makulü 15. aymış. İnanmazsan bak Kuzey Avrupa’ya. Ev işleri de senden sorulmazdı, erkeğin bir ev eşyası ellemesi yardımdan sayılmazdı, gerçek bir iş bölümünden bahsederdik. Eşit işe eşit ücret alsak zaten eve para getirmek diye suni bir otorite kurulmazdı. Okulunu ödemek için hayatın her anından taviz vererek üç otuza yaşamak zorunda kalmazdınız mesela, devlet okulunda ücretsiz, bilimsel, laik, iyi bir eğitim alabilseydi çocuklar. Böylece kazandığınızla ailece seyahatleriniz olurdu, tatilleriniz, hobileriniz, tutkularınız olurdu, ertelenmemiş bir hayatınız. Büyüdüklerinde yine devlet üniversitesinde ücretsiz, yatılı okur ve okul biter bitmez, iş bulup bir evi çekip çevirme sorumluluğunu üstlenebilirdi. Evlerde yorgunluk, yoksulluk, yoksunluk değil yalnızca sevgi olurdu ve biz bir aileden bahsedebilirdik o zaman. Bize bakması için değil, taşan sevgimizi yönlendirecek biri olsun diye çocuk getirirdik dünyaya. Haneye bir iş gücü daha eklensin diye değil, başarmasından gururlanmak için yetişirdi. Etrafta bunca kolay ölüm olmasaydı, eve kaçta geleceksin diye sıkboğaz etmez bırakırdık uçsun kendi kanatlarıyla dilediğince. Cebinde yiyip içecek harçlığını da rahatça koyabilseydik tabii. Kendi hayatından mutlu olabilen otonom çocuklar yetiştirebilseydik belki her yaşı gelene evlen ve doğur baskısından da vazgeçerdik. Böylece nesillerce aynı rutin ve sıkıcı hayatı tekrar etmezdik. Ama işte aile kutsal, analık kutsal ve hiçbiri ne yazık ki kutsallığı kadar huzurlu, keyifli değil.
Kadını hayatta tutamayan, çocuğu istismardan, iş cinayetlerinden koruyamayan, kadına fırsat eşitliği yaratamayan, erkeğe babalığı anlatamayan bu iktidar bu hafta da analığın çerçevesini çizmeye kalktı. Kimin anası olunur, nasıl olunur buyurdular. Analık bir deli cesareti, ömürlük bir vicdan ağrısı, gönül sızısı, endişe yumağı.
Yürek yiyip bu işe kendi isteği ile bir canlı için niyetlenen her anaya helal olsun, kimsenin icazetine ihtiyaçları yok, anneler günü kutlu olsun.
Anneannesinden yadigar küpesini satıp kedisini ameliyat ettirenin, köpeği seyahat sevmiyor diye on yıldır şehrinden öte gitmeyenin analığını sorgulamaya kim cüret edebilir?
Bir zeytin ağacına sarıldığında dört jandarmanın sökemediği, kökünden sökülen ağacına on sene sonra bile eliyle böğrüne vura vura ağıt yakan kadının analığına kim şerh koyabilir?
Annelik zor olmak zorunda değildi. Öyle zorlaştırdılar ki annelerin hayatta kalma ve hayatta tutabilme becerisi dahi yüce bir başarıya tekabül etti. Bunun adına “bize rağmen analık” diyemediklerinden “Annelik kutsaldır” dediler.
Oysa istediğimiz, bu sıfatı kuşanırken kurduğumuz hayallere saygıydı.
Tüm annelerin rağmenlere karşı varoluş kavgasına saygılarımla, günümüz kutlu olsun.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et