İktisatçılar Haftası
Değerli dostlar, bu hafta sizlerle, 5 ve 6 Mayıs günlerinde; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti tarafından tertiplenmiş olan 49. İktisatçılar Haftası hakkında sohbet yapacağız.
Haftanın konusu, “toplumsal kriz ve belirsizlikler” idi. Başlıktaki bu iki ifade öylesine birbirine dolanıyor ki; gerçekten, toplumsal kriz anında her alanda derin belirsizlikler oluşur. Günümüzde başta gençler olmak üzere, hemen herkesin ileriye ait net bir beklentisinin olmaması, karamsar olması yaşanan derin krizin kaçınılmaz sonucudur. Krizleri insan iradesi ve doğal evrim sonucu olarak ikiye ayırırsak, krizde insanın etkisinin hiç de azımsanacak düzeyde olmadığını görürüz. Bu derin tartışmayı bir tarafa bırakıp, krizlerin sonucuna bakacak olursak, 2008 krizinden beri hâlâ kriz sularında, kısmen derinleşerek yüzmekte olduğumuzu görebiliriz. Peki, acaba nereye doğru gidiyoruz, yaşadığımız 2008 krizinin sonucunda ne olacak? Bunu anlayabilmek için yaşanan büyük krizlere bir göz atmamız gerekir. Kapitalizmin ilk krizi 1873 sonrasında kısmen finansallaşma ve, maalesef, Birinci Paylaşım Savaşı’na, İkinci krizi 1929 sonrasında İkinci Paylaşım Savaşı’na, üçüncü krizi 1974 sonrasında ise kaynak savaşlarının bu kez finansal alana evrildiğini görürüz. Son 2008 krizini izleyen dönemde ise neoliberalizm politikaları sarmalında güçlü sermayenin tüm yerküreye yaydığı kurallarla uluslararası alanı zapt ettiğine tanık olmaktayız. Belki de nükleer gücün oldukça yaygınlığına bağlı olarak sakınılan silahlı savaşların yerinin bu kez kur ve faiz savaşlarının alması nedeniyle olmalı ki, süreci kesin sonlandırılmamış hali ile, hemen her alanda yaşanan yaygın belirsizliklerle karşı karşıyayız.
Üretimin topluca yapıldığı, paylaşımının ise ayrıcalıklı gerçekleştirildiği kapitalist sistemde yaşanan krizleri de sistemin üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki uyum eksikliğinin doğal sonucu olarak görmek gerekirken, gerek sistemin işleyişine, gerek öngörülebilecek sonuçlarına yönelik önlem alınmamasının basiretsizlik olarak değil, sisteme uyumlu başat kesimlerin öz çıkarlarıyla uyumlu davranışa bağlamak gerekir. Örneğin, ülkesel ve küresel gelir artışları yaşanırken, ülkesel ve küresel gelir farklılıklarının böylesine inanılmaz boyutta gelişmesi anlaşılabilir makul politika olarak görülemez. Doğa alanlarının tahribinin doğa tarafından cezalandırılmasına analojik olarak, ekonomi alanlarının tahribinin da ekonomi tarafından cezalandırılması kaçınılmazdır. Böylesi haşin düzende uyum sağlayanın da “Kurunun yanında yaş da yanıyor” vaveylası, basiretsizliğin çaresizliğinden başka bir anlam taşımaz. Siyaseti basiretle algılayamayan, örtülü esarete karşı kalkış cesareti gösteremeyen halkın sonuçta yaşananlara itirazı salt sızlanmanın ötesinde fazla bir anlam taşımaz.
Kesin karara yönelmeden bir durumu kabul etmeliyiz ki, her sistem gibi, kapitalizmin de kendisini koruyacağı ideolojik kılıfları vardır. Her ne kadar bu kılıf Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels kadar etkili değilse de, sürü hareketine savrulan kütleleri iknaya ve yönlendirmeye yeterlidir. Bunun en tipik örneğini sürünür haldeki emeklilerin hak savaşlarındaki savunma tarzlarında görmekteyiz. Emeklilerin, siyasilere yönelttikleri “Kendi birikimimizi istiyoruz” ifadesi ne kadar yanlışsa, siyasilerin de yapılacak ödemenin bütçeye ağır yük getirerek enflasyonu şiddetlendireceği söylemi de o kadar yanlıştır. Şöyle ki, emekliler aylıklarını alırken çalışırken ücretlerinden yapılmış kesintileri almamakta, o döneme çalışan aktif emeklilerin kesintilerini almaktadırlar. Diğer bir deyişle, bir dönemin aktif emeklileri aynı dönemin pasif emeklileri tarafından desteklenmekte olup, yetmeyen kısmı sosyal harcama olarak bütçeden karşılanmaktadır. Bunun anlamı şudur ki, emekçiler; yani pasif sigortalılar yarattıkları katma değer üzerinde sermaye ile kapışırken, kendi gelecekleri için yaptıklarına inandırıldıkları mücadelede farkında olmadan aktif sigortalıları da yüklenmiş olarak yürütmektedirler. Bunun anlamı şudur ki, katma değer salt emek ve sermaye arasında değil, aynı zamanda aktif ve pasif sigortalılar ve sermaye arasında bölünüyor olmaktadır. Bu detay algılanmadıkça, sermaye karşısında aktif ve pasif emekliler ayrıştırılmakta. Pasif emekliler sermaye ile, aktif emekliler ise devlet ve/veya sosyal sigorta ile karşı karşıya getirilmektedir. Kapitalizmin bu oyununu kısaca bir paket anlatım haline koyacak olursak, değer yaratıcı unsur olan emek aktifi ve pasifi ile bir torbaya koyularak, ancak birbirleri içinde ayrıştırılarak/bölünerek parçalanmış unsurlar olarak yaratılan katma değerin ancak bir parçası dahilinde tutulmaya, bölünerek de mücadele güçleri zayıflatılmaya çalışılmaktadır. Emeğin ikinci sınıf eleman olarak görülmesi durumunu, ana akım iktisadın kurucularından Paul Samuelson bir zamanlar “hafif işsizlik, hafif enflasyon” olgusunu emeğin yönetiminde arzulanan koşullar olarak ifade ederek, ortaya koymuş olmadı mı! Hafif işsizlik parasal ücreti, hafif enflasyon ise reel ücreti baskılayarak sermaye birikimi desteklenir. Kısacası, baskılamalar sonucunda serbest kalan fonlar, doğal olarak, özel sermaye birikimine yönelir. Seminerde konuşulan konulardan biri bu konular etrafında şekillendi.
Seminerde konuşulan konularda doğal olarak Türkiye önemli bir yer tuttu. Türkiye, gerek doğal gaz, gerek petrol boru hatları bağlamında Doğu ile Batı arasında çok önemli bir transit ülke konumundadır. Türkiye, aynı zamanda, jeopolitik olarak da Batı ile Doğu arasında önemli konumdadır. 2017 yılında geçilen Cumhurbaşkanlığı sistemi ve ABD Büyükelçisinin Ortadoğu ülkeleri için uygun gördüğü monarşik yönetim söylemini bir arada ele aldığımızda suların bir türlü durulmadığı Ortadoğu’da konuşlanmış ülkemizin fevkalade kırılgan bir durumda olduğunu görebiliriz. Buna ilaveten, tedricen çökertilerek günümüzde netlik kazanan hukuk sisteminin ve onun yanında eğitimin yaygınlaştırıldığı görüntüsü içinde içerik olarak çökertildiği koşulda ülkemizin derin bir belirsizlik işinde seyrettiğini görebilmekteyiz. Ülkemizin göç akımına uğratılması ve tedricen Ortadoğulaştırılması da ileriye yönelik çözülmesi giderek güçleşen derin sorunları gündeme getirmektedir.
İzlenen politikaların beklendik sonuçlarından biri de kesimler ve gruplar arası servet transferi yapılıyor olması ve bu durumun sosyoekonomik krize yol açıyor olmasıdır. Orta gelir grubunun eridiği ve demokrasinin zayıfladığı koşullarda siyaset monarşik yapılanmada radikalleşmektedir. Bir yanda yüksek borçluluk, diğer yanda hukuk siteminin zayıflatılması ve iç siyasi sorunlar CDR değerini olumsuzlayarak, dış kaynak girişini hem güçleştirmekte, hem de maliyetli kılmaktadır.
Siyasi sorunlara anlık tartışmalar, hatta kalkışlarla derhal çözüm sağlanması doğal olarak olanaklı değildir. Ancak, “İktisatçılar Haftası”ında gerçekleştirildiği gibi, sorunların ortaya koyulması ve farklı açılardan tartışılması ülke selametine doğru atılabilecek adımların öncülleri olarak önemlidir.
Evrensel'i Takip Et