7 Mayıs 2026 00:12

Cezasızlığın gölgesinde pervasızlık

1 Mayıs sonrasında ortaya çıkan tablo, münferit ihlallerle açıklanamayacak kadar ağır ve yaygın. Gözaltına alınan 576 kişi arasında 2 gazeteci, 8 avukat ve 12 çocuk bulunuyor. Süreç, çok sayıda ev baskınıyla başladı; devamında ise ters kelepçe, yere yatırılan bir kişinin boynuna baskı, bir kadının saçının çekilmesi ve bir başka kadının yüzüne yakın mesafeden göz yaşartıcı gaz sıkılması gibi ciddi ihlal görüntüleriyle devam etti. Bu örnekler, yalnızca tekil olaylar değil; bir davranış biçimine, bir “alışkanlığa” işaret ediyor. Bu tabloyu daha da ağırlaştıran, kolluk kuvvetleri ve cezaevi görevlilerinin tutumunda gözlenen pervasızlık. Kötü muamelenin gizlenmeye çalışılmadığı, aksine adeta görünür biçimde uygulandığı bir eşikten söz ediyoruz. Bu durum, yalnızca sahadaki pratiklerle değil, arkasındaki cezasızlık kültürüyle açıklanabilir. Çünkü hesap verilmeyen her ihlal, bir sonrakinin zeminini hazırlar.

Nitekim cezaevlerinden gelen bilgiler de bu sürekliliği doğruluyor. Mahpusların sağlık sorunlarını dile getiren mektuplarının dahi cezalandırma gerekçesine dönüştüğü; sendikacı Mehmet Türkmen’in, bu sorunları yazdığı için kolu ters bükülerek hücreye konulduğu iddiası, ifade özgürlüğü ile işkence ve kötü muamelenin nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Burada artık yalnızca fiziksel şiddeti değil, hak arama kanallarının sistematik biçimde daraltılmasını konuşuyoruz.

Bir hekim olarak altını çizmek zorundayım: İşkence ve kötü muamele iddiaları, yalnızca hukuki değil aynı zamanda tıbbi bir konudur. Hekimler için bu, ahlaki ve vicdani bir tercih değil, mesleki bir yükümlülüktür. Hastanın öyküsünü, fiziksel ve ruhsal bulgularını titizlikle değerlendirmek ve bunları bilimsel standartlara uygun biçimde belgelemek zorundayız. Bu yükümlülük, uluslararası alanda da açıkça tanımlanıyor. Birleşmiş Milletlerin İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşmesi, işkenceyi mutlak biçimde yasaklar. Bu yasağın hiçbir istisnası yoktur. Aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi, yalnızca yasaklamakla kalmayıp devletlere ihlal etmeme ötesinde, etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü de getirir. Tıbbi belgeleme açısından ise İstanbul Protokolü, işkence iddialarının nasıl inceleneceğini ve raporlanacağını ayrıntılı biçimde ortaya koyar.

Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, bu normların varlığı değil; uygulanmamasıdır. İşkence iddiaları etkili ve bağımsız biçimde soruşturulmadığında, sorumlular yargı önüne çıkarılmadığında, hukuki metinler kağıt üzerinde kalır. Daha da vahimi, bu ihlalleri belgeleyen hekimlerin hedef haline getirilmesidir. Raporların itibarsızlaştırılması, hekimlerin kamuoyu önünde tartışmaya açılması, gerçeğin üzerini örtmenin bir yöntemi haline geliyor bir süredir.  İtibarsızlaştırma pratiği artık bireysel çıkışlarla açıklanamayacak, doğrudan bir medya düzeni ve siyasal iklim meselesidir. Bir köşe yazarının hekimi açıkça hedef gösteren yazıları karşısında suskun kalan medya ve kurumlar, aynı ismin kullandığı “kılıç artığı” ifadesi sonrası bir anda “ilkesel” bir refleks geliştirebiliyor. Bu tablo, ortada tutarlı bir etik çizgi değil, kimin hedef alındığına göre değişen bir siyasi konumlanma olduğunu gösteriyor. İşkenceyi belgeleyen hekimin hedef haline getirilmesi tolere edilirken, başka birine yönelen ifade hızla yaptırıma konu olabiliyorsa, burada sorun tekil bir söylem değil, sistematik bir çifte standarttır. Bu çifte standart, medyanın hangi saldırıyı görünmez kılacağına, hangisini büyüteceğine karar veren bir güç ilişkisine işaret eder. Hedef gösterme, eğer “uygun” hedefe yöneliyorsa meşru sayılmakta; aksi durumda hızla cezalandırılmaktadır. Bu, yalnızca bir tutarsızlık değil, doğrudan bir meşrulaştırma mekanizmasıdır. Çünkü bazı hedef göstermeler cezasız bırakıldıkça, o kişilere yönelik baskı, tehdit ve itibarsızlaştırma da fiilen teşvik edilmiş olur. Sonuçta ortaya çıkan şey, gerçeğin değil güç ilişkilerinin belirlediği bir kamusal alan ve bu alan içinde sistematik olarak susturulmaya çalışılan tanıklıklardır.

Oysa işkencenin en büyük düşmanı, belgedir. Belgeyi ortadan kaldırmaya çalışmak, ihlali ortadan kaldırmaz; yalnızca görünmez kılar. Bu da pervasızlığı besler. Çünkü görünmeyen ihlal, yaptırıma uğramaz. Sorun artık yalnızca yaşanan ihlaller değil; bu ihlallerin alenileşmesine rağmen normalleşebilmesidir. Kolluk kuvvetlerinin ve cezaevi görevlilerinin davranışlarındaki rahatlık, bu normalleşmenin en açık göstergesidir. Bu bir eşik değil; çoktan geçilmiş bir sınırdır.

İhtiyacımız olan şey açık: Bağımsız ve etkili soruşturma mekanizmaları, şeffaflık ve hesap verebilirlik. Ve elbette, mesleki sorumluluğunu yerine getirenlerin değil, ihlalde bulunanların sorgulandığı bir düzen. Çünkü bir toplumda işkence iddiaları cezasız kalıyorsa, tanıklık edenler susturulmaya çalışılıyorsa ve kamu görevlileri yaptıklarının hesabını vermiyorsa, orada yalnızca hukuk değil, ortak yaşamın asgari güvencesi de aşınır.

O halde tanıklığa devam! Çünkü susmak, bu pervasızlığın en büyük müttefikidir.

Şebnem Korur Fincancı

Cezasızlığın gölgesinde pervasızlık
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et