6 Mayıs 2026 15:14

70’li yıllardı. ODTÜ’de ABD elçisinin arabası çoktan yakılmış, bugün iktidarda olanlar ve onların ağabeyleri Sarayburnu’nda namaza durup, 6. Filo gemilerini çoktan Kabe kabul edip şükür namazına durmuştu. Üniversitelerde, sokaklarda, kahvelerde Ülkü Ocaklılar ile Sosyalistler birbirlerini kırarken Millî Türk Talebe Birliğinin içerisine gömülmüş görevli İslamcılar olaylara karışmadan günlerini, öncellerinin “Mübarek Beyaz Saray Basamakları” diye kutsadıkları okyanus ötesi şeflerinden gelecek emri uygulamak için çoktan sotaya yatmışlardı.

NATO’nun askerleri, üzerlerindeki Kuvayı Milliye formasının göğsüne NATO okullarından aldıkları bröveleri yapıştırıp sonradan “Bizim Çocuklar” olacak olan astlarına uşaklık derslerini vermeye çoktan başlamışlardı.

Katlettiler. Vatanseven, insan seven, doğa seven, gençlerin kimini dağlarda, kimini kahpe pusularda, kimini elini kolunu bağlayıp darağaçlarında katlettiler.

Deniz, Hüseyin, Yusuf kendilerini idama mahkum edenleri, mahkemelerde idam kararı veren ABD uşağı hakimleri, savcıları, ajanları iyi tanıyorlardı. Onlar suçlu değil, bağımsızlık kavgasının o gün kaybedenleri ama yaktıkları meşale ile sonsuza kadar 23-25 yaşında olacaklarının bilincindeydiler. Cellat bu kirli karara ortak olmasın diye onu korumak için kendi sehpalarını bile kendileri tekmelediler.

Bugün sokakta 20’li, 25’li yaşlarda gençlere “Türkiye’nin son 3 başbakanının ismini sorun bakalım ne diyecekler? Bir de 3 fidanı sorun bakalım. Kim yaşıyor ve sonsuza kadar yaşayacak, kim yaşarken ölmüş anlarsınız.

Ne güzel anlatmış Ercan Kesal Peri Gazozu kitabında.

“Mayis Hıdrellez!

Hıdrellez Anadolu’da, bozkırın doğum günüdür.

Deniz Gezmiş'in annesi Mukaddes Hanım belki de çörek hazırlıyordu. Tortum’da Hıdrellez gecesi, gece rüyasında özlediği birini görmek isteyen, bir gün önceden oruç tutar. Mukaddes hanım o gece uyuyabilse belki rüyasında görecekti Deniz’ini, lakin olmadı.

Yusuf da 25’indeydi, Hüseyin ise 23. Bakmayın “dede” lakabına, ikisinden de küçüktü Hüseyin.

Hüseyin’in annesi Selver Hanım da erkenden kalkmış, kutlu bir ağacın dibinde Hüseyin’i için, boz atlı Hızır’dan, dilekler dilemiştir. Nereden bilsin güzel yüzlü oğlunun az önce yağlı bir ilmeğin ucunda turna olup gökyüzüne uçtuğunu.

Annesi Mediha hanım, Yusuf’u bir kez daha can gözüyle görebilmek için; kıbleye bakan yedi çeşmeden su içmiştir, akan suda yıkanmış, kâğıda yazdığı dileklerini gül ağacının dibine gömmüştür mutlaka. Yazık ki, işe yaramamıştır.”

Mayıs ayında kaybettik bir çok sevdiğimizi....

Deniz’i, Huseyin’i, Yusuf’u, Selamettin’i, Kaypakkaya’ı, Cemgil’i, Alparslan’ı, Manga’yı...

Dövüşerek öldüler, güneşe gömüldüler. Her sabah yeniden doğuyorlar uzaklardan uğursuz karanlığın arkasına saklanan uğursuzların üzerine.

Arif Nacaroğlu

Güneşe gömüldüler
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et