Futbol bazen kendini hatırlar
PSG ile Bayern Münih arasındaki 5-4’lük maç, skorundan bağımsız biçimde uzun süre hatırlanacak karşılaşmalardan biriydi. Dokuz gol, sürekli değişen oyun üstünlüğü, sahada bir an bile eksilmeyen cesaret, iki takımın da geri adım atmayan tavrı… Bunların hepsi elbette maçı özel kıldı. Fakat asıl mesele, bu karşılaşmanın bize futbolun ne olabileceğini yeniden göstermesiydi. Son yıllarda giderek daha fazla denetlenen, paketlenen, pazarlanan, riskleri azaltılmaya çalışılan futbolun ortasında birdenbire oyunun kendisi belirdi. Üstelik bunu nostaljik bir sisin içinden değil, bugünün en üst düzey oyuncularıyla, bugünün en hızlı temposuyla, bugünün en gelişmiş taktik bilgisiyle yaptı.
Modern futbol çoğu zaman kendi etrafına çok kalın bir kabuk örüyor. Maçtan önce reklamlar, maç sırasında ekran grafikleri, maçtan sonra istatistik tabloları… Oyunun çevresinde öyle büyük bir gürültü oluşuyor ki, bazen topun ayağa değdiği o ilk ânın sadeliğini unutuyoruz. Futbol, şirketlerin, yayıncıların, yatırımcıların, turnuva düzenleyicilerinin elinde sürekli daha hesaplı, daha ölçülü, daha güvenli bir ürüne dönüştürülmeye çalışılıyor. Her şeyin gelir kalemi olarak görüldüğü, taraftarın bile çoğu zaman müşteri yerine konduğu bu düzende oyunun başına gelebilecek en güzel şey, bazen sahadaki futbolcuların bütün bu çerçeveyi kırması oluyor.
Paris’teki maç tam da bunu yaptı. İki takım da oynamaya, risk almaya, öne çıkmaya, hata yapma ihtimâlini göze almaya razıydı. Böyle maçlarda seyirci, kusursuz bir makine düzeni aramaz. Aksine, oyunun açıkta kalan yerlerine, savunmaların geride bıraktığı boşluklara, kalecilerin çaresiz kaldığı anlara, hücumcuların sezgilerine, orta saha oyuncularının birkaç saniye içinde verdiği kararlara kapılır. Çünkü futbolun en canlı yanı, kontrol edilemeyen yeridir. Her şeyin önceden tasarlandığı bir karşılaşma, iyi oynanmış bile olsa bir süre sonra düzleşir. Oysa bazı maçlar, tam da taşmaları sayesinde güzelleşir.
PSG-Bayern maçında etkileyici olan taraflardan biri buydu. Skor, takımların üzerine bir yük gibi binmedi; onları daha da kışkırttı. Bir gol yenildiğinde oyun daralmadı, aksine genişledi. Takımlar kendi ceza alanlarına çekilip sonucu koruma içgüdüsüne teslim olmadı. Her gol, bir sonraki hamlenin çağrısı gibiydi. Böyle anlarda futbol, strateji tahtasının dışına taşar. Antrenörlerin hazırladığı planlar elbette vardır; presin yeri, savunmanın yüksekliği, orta sahanın konumlanışı, hücum geçişlerindeki koşular belirleyicidir. Fakat büyük maçların hafızada kalmasını sağlayan şey, planın hayatla karşılaştığı andır. O anda oyuncu karakteri devreye girer.
Harry Kane’in performansı bunun iyi örneklerinden biriydi. Onu yıllardır büyük bir santrfor olarak biliyoruz; fakat bazı oyuncuların değeri, gol sayılarının ötesinde, oyuna dokundukları farklı katmanlarda görünür. Kane, Paris’te klasik bir bitiriciden fazlasıydı. Geri geldi, bağlantı kurdu, takımını nefeslendirdi, Bayern’in orta sahada zorlandığı bölümlerde oyuna akıl kattı. Onun kariyerine dair kupa merkezli tartışmalar zaman zaman fazla kaba kalıyor. Futbolun hafızası kupalara elbette önem verir, ama bir oyuncunun oyunu nasıl hissettiği, hangi anda hangi boşluğu gördüğü, takımını ne kadar ayakta tuttuğu da en az kupalar kadar anlatılmayı hak eder.
PSG tarafında ise Kylian Mbappé sonrası döneme dair ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Büyük yıldızlar ayrıldığında kulüpler çoğu zaman bir boşluğun içine düşer. Hele bu yıldız, yıllarca takımın bütün hücum duygusunu üzerine toplamış bir oyuncuysa, eksikliği daha da görünür olur. Fakat PSG’nin onun ayrılığından sonra verdiği izlenim bambaşka. Takım, tek bir oyuncunun etrafında dönmek yerine daha paylaşılmış, daha hareketli, daha dengeli bir hücum yapısına sahip oldu. Doué, Kvaratskhelia ve Dembélé gibi oyuncuların varlığı, rakip savunmayı tek noktadan değil, sahanın farklı bölgelerinden zorluyor. Bu da PSG’yi daha az tahmin edilir bir takıma dönüştürüyor.
Burada futbolun eski sorularından biri yeniden karşımıza çıkıyor: Büyük takım mı büyük yıldızı taşır, büyük yıldız mı takımı büyütür? Cevap her dönemde değişir. Bazen bir oyuncu takımın kaderini tek başına sürükler; bazen de takım, yıldızını kaybettikten sonra daha geniş bir akıl bulur. PSG’nin bu hâli ise ikinci ihtimâli düşündürüyor. Hücumları neredeyse hep ortaklaşa gelişiyor. Topun bir oyuncuya teslim edilip herkesin onun mucizesini beklediği bir yapıları yok. Oyuncular birbirlerini çoğaltıyor. Futbolda kolektif oyun dediğimiz şey de zaten biraz budur: Bir oyuncunun gücünün, diğerinin hareketiyle anlam kazanması.
Bu karşılaşmanın bir başka önemli yanı da hakem ve teknoloji meselesiydi. Futbol son yıllarda VAR üzerinden tuhaf bir gerilimin içine girdi. Oyunun her temasında, her çizgisinde, her milimetresinde mutlak kesinlik arandığında futbolun akışı zarar görüyor. Seyirci bazen gol sevincini bile ertelemeye alıştı. Top ağlara gidiyor, tribün ayağa kalkıyor, sonra herkes gözünü ekrana çeviriyor. Sevinç askıya alınıyor. Futbolun en insani anlarından biri bürokratik bir bekleme odasına taşınıyor.
Paris’teki maç, bu yüzden teknolojinin sınırını da hatırlattı. Bazı karşılaşmalarda oyunun duygusu o kadar güçlü akar ki, durdurulan her saniye fazla gelir. Bu, hakem hataları önemsizdir anlamına gelmez. Fakat futbolun mutlak doğruluk arayışıyla yaşanamayacağını da kabul etmek gerekir. Oyunun doğasında belirsizlik var. Topun sekmesi, oyuncunun yanlış karar vermesi, hakemin bir pozisyonu başka türlü yorumlaması, zeminin kayganlığı, tribünün baskısı… Bunların hepsi futbolun içindedir. Futbolu tamamen arındırılmış, pürüzsüz, laboratuvar temizliğinde bir şeye çevirmek isteyen akıl, sonunda oyunun ruhunu da törpüler.
Bu maçın insana iyi gelen tarafı, iki takımın da korkmadan oynamasıydı. Günümüz futbolunda büyük maçların önemli bir kısmı, kaybetmeme düşüncesiyle ağırlaşabiliyor. Antrenörler doğal olarak sonucu düşünüyor; kulüplerin üzerindeki ekonomik baskı, turnuvaların büyüklüğü, elenmenin mâliyeti, medyanın sertliği, taraftarın sabırsızlığı oyunu daraltabiliyor. Bu yüzden bazı maçlar başlamadan önce bile kilitlenmiş gibi duruyor. Oysa PSG ile Bayern, yenilme ihtimâlini kabullenerek oynadı. Bu kabulleniş, onların zayıflığı değil, cesaretiydi. Futbol bazen en çok bu cesaretle güzelleşir.
Elbette böyle maçlar her hafta oynanmaz. Zaten değerleri de biraz buradan gelir. Her karşılaşmadan dokuz gol, sürekli tempo, bitmeyen heyecan beklemek gerçekçi olmaz. Futbolun içinde sıkıcı maçlar, sert taktik savaşları, kontrollü deplasman planları, yorucu bekleyişler de vardır. Fakat kimi geceler, oyun kendi en parlak yüzünü gösterir. O anlarda futbolun niçin bu kadar sevildiğini yeniden anlarız. Çocukken mahallede, okul bahçesinde, boş arsada oynanan maçların duygusu ile Avrupa’nın en büyük sahnesindeki karşılaşma arasında beklenmedik bir bağ kurulur. Sahadaki oyuncular milyonlarca avroluk yıldızlardır; ama oyunun temel cümlesi hâlâ aynıdır: Topu al, arkadaşını gör, kaleye git, yeniden dene.
PSG-Bayern maçı, futbolun bütün ticari kuşatmasına rağmen hâlâ sahada kurtarılabilecek bir şey olduğunu gösterdi. Büyük paralar, dev ekranlar, yayın paketleri, yeni turnuva düzenleri, pazarlama aklı, futbolu çevrelemeye devam edecek. Buna kuşku yok. Fakat bazen iki takım çıkar, doksan dakika boyunca bu kalabalığı susturur. O zaman geriye reklam panoları değil, koşan oyuncular kalır. Hesap tabloları değil, topun hızı kalır. Marka değeri değil, bir pasın doğru zamanda atılması kalır.
Paris’te olan buydu. Futbol, bütün gürültünün içinden sıyrılıp yeniden oyun olmayı başardı. Skor tabelası 5-4’ü gösterirken aslında daha büyük bir şey de görünür hâle geldi: Bu oyun hâlâ insanı şaşırtabiliyor. Hâlâ düzenlenemeyen, paketlenemeyen, tamamen denetlenemeyen bir yanı var. Bazen tam da o yanıyla güzelleşiyor. PSG ile Bayern’in bize hatırlattığı şey buydu: Futbol, en yüksek düzeyde bile çocukça bir cesarete ihtiyaç duyar. O cesaret sahaya çıktığında, gerisini kimse tam olarak yönetemez.
Evrensel'i Takip Et