1 Mayıs mı, mayıs ayı mı?
1 Mayıs, emekçiler için tarihsel anısı itibariyle olduğu kadar, yaşananları duymak, bilmek, hatta özümsemek anlamında önemli bir gündür. Geçmişi hatırlamak, bugünün külfetleri üzerinde düşünmek, emekçiler arasında birlik oluşturarak, yaşanan derin sorunlara ve sıkıntılara nasıl bir programla çözüm üretilebilir diye düşünmek için 1 Mayıs iyi bir fırsat olabilir.
Peki, 1 Mayıs günü bir araya gelme ve yaşananlar üzerinde düşünüp, çare üretme ya da plan yapma günü olarak mı algılanmakta ve yaşanmaktadır? Evet, 1 Mayıs günü emekçiler meydanlarda bir araya geliyor, yürüyüşler yapılıyor, halaylar çekiliyor. Meydan toplantılarında bazı sendika ya da emek liderleri konuşmalar yaparak günün mana ve önemini belirtiyorlar. Birkaç saatlik böylesi usulü seremonilerden sonra ne oluyor? Yorgun olarak herkes kendi yuvasına dönüyor. İstenen bu mudur!
Sizce, gelecek sermaye yatırım planları ve emek sömürüsü üzerinde çalışan sermaye sahipleri emekçilerin 1 Mayıs toplantılarından ürküyor mu? Siz değerli okurlarım, sizler bu yazıyı 1 Mayıs’ın ertesi gününde okuyorsunuz, hafızalar daha çok tazedir. Şimdi ben size şöyle bir soru yöneltiyorum: dünkü 1 Mayıs toplantılarında ya da gösterilerinde, sermayeyi ürkütücü, ya da düşündürücü bir eylemin gerçekleştirildiğini, ya da hiç değilse güçlü bir mesajın verildiğini düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum. Peki, durum bu ise, niçin bu kadar zahmet, salt bir eğlence uğruna mı yapıldı bütün merasimler!
Bütün bunları, kafamdaki bir soruyu sizlerle paylaşmak için yazıyorum. Gerek Marx yazılarında gerek yaşadığımız toplumsal pratiklerden şunu öğreniyoruz ki, 70 küsur yıllık Sovyet deneyimi dışında, kapitalizm tarihinde iki kez kısmen de olsa emekçileri rahatlatacak sosyal demokrasi dönemi yaşanmıştır. Bunlardan birincisi Prusya lideri Otto von Bismarck’ın, 1871 yılında tarih sahnesine çıkıp kısa süre yaşamda kalan Paris Komününden ürkerek, maliye vekili Wagner’in de desteği ile uygulamaya koyduğu sosyal demokrasi dönemidir. İkinci sosyal demokrasi dönemi ise, İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde, Avrupa’nın yıkıldığı, Sovyetler’in Avrupa’nın yarısını işgal ettiği, Avrupa semalarında “Marx Hayali” ürküntüsünün yaşandığı dönemde, ABD’nin Marshall yardımı ile oluşturulan sosyal demokrasi dönemidir. Her iki dönemin de müşterek özelliği kapitalist dünyanın sol ya da komünist eylemlerden ürkmesi ve olası gelişmelere karşı önlem almasıdır. Güçlü sermaye, 1789 Fransız Devrimi’ne dayalı seçim demokrasisi kurallarına bağlı kalarak göstermelik seçim sistemi üzerinde keyfini sürdürürken, neden 1 Mayıs’a “gaz alma” izni vermesin ki! Tam tersi, emekçilere bu izni tanınır ve ona sadakatle uyar ve ertesi gün boyalı basın da “1 Mayıs Coşkuyla Kutlandı” mealinde başlıklarla olayı kutsar, böylece taraflar mutmain olarak huzurla yeni sömürü dönemine dönerler.
Her sistemin olduğu gibi, kapitalizmin de çok önemli bir özelliği yaşanan toplumsal baskı ve şiddet olaylarını yaşamın olağan koşulu olarak, alışılagelmiş yaşam tarzı olarak insanlara öğretmesidir. Hepimiz, günlük işlerimizi baskı altında yaparken dahi baskıyı hissetmeden, hatta kime veya neye hizmet ettiğimizi dahi anlayamadan gayet de mutlu olarak görevimizi yerine getirmiş olmanın mutluluğunu yaşarız. Son madenci grevinde, AKP biraz sıkışmış olmasaydı sorun bu denli suhuletle çözülebilir miydi! Bazı emekçi direnişlerinin bizzat sendikal müdahalelerle değersizleştirildiği de hafızamızda yok mudur!
Bunları ve benzeri düşünceleri sizlerle paylaştıktan sonra, izninizle bir öneri geliştirmek istiyorum. 1 Mayıs günü emekçiler meydanlara çıksın, istedikleri kadar halay çeksin, coşkularını yaşasın. Buna bir diyeceğim yok, zira bu bir ritüeldir! Fakat, süreç burada biterse, yapılan masraflar heba olmuş, emekler boşa gitmiş, çekilen halaylarla tüm düşünceler topraklanmış, en önemlisi de sermaye kesimi amacına ulaşmış olur. Peki, biz bunu mu istiyoruz! Eğer, yanıtınız olumlu ise, lütfen yazının geri kalan kısmını okuma külfetine girmeyiniz. Ancak, yanıtınız olumsuz ise, lütfen aşağıdaki satırlar üzerinde hep beraber düşünelim ve neler yapabileceğimiz konularında birlikte kafa yoralım.
Ben derim ki; mayıs ayı “emek ayı” olsun. Bu ay içinde ülkenin muhtelif emekçi bölgelerinde toplantılar, konferanslar yapılsın. Emekçilerle “üretim güçleri”, “kâr ve ücret ayrışması”, “devlet nedir, toplumun hangi kesimine nasıl bakar”, “emek sömürüsü nedir, nasıl önlenir”, “kâr nedir, bir hak ediş midir”, “aktif ve pasif sigortalı ne demektir”, “aktif sigortalılar gerçekten kendi birikimlerini mi almaktadır”, “neden bu denli pahalılık yaşanırken, toplumun bazı eğlence yerleri tıklım tıklım” vs gibi konular üzerinde karşılıklı bilinç geliştirici toplantılar yapılsın. Toplantılar sonucunda kitapçıklar üretilsin, üretilen bilgiler tüm topluma yaygınlaştırılsın.
Şimdi soruyorum: Sizce, böyle bir programa kamu ajanları hoş bakar mı, izin verir mi; sendikaların böyle bir öneri karşısında tavrı acaba ne olur? İşte bunlar turnusol testidir. İşte bundan dolayıdır ki, ya da böylesi rüyalara girecek korkulu projeler geliştirilmesin diye tüm coşku 1 Mayıs’a sıkıştırılarak emekçinin ve toplumun gazı alınmaktadır. Ne hazindir ki, tüm emekçiler de büyük bir coşku ile bu sürece malzeme olabilmektedir. Evet, dün ben de meydanlarda idim, fakat günün kutsallığı dışında fazla bir şey inanmamış olmakla berber, salt emeğe ve emekçi dostlara saygım nedeniyle meydanlarda idim.
Şöyle bir düşünsek: 1 Mayıs programına hiçbir emekçi kesimi rağbet etmese; tüm kesimler 1 Mayıs günün “coşku ile kutlanacak bir gün” olarak ortaya atılmasına karşı çıkarak tüm meydanları sessizliğe boğsa acaba kamusal ajanlar, sendikalar, sağcı partiler ne düşünür! Belki de, kamusal ajanlar bu işi organize edenleri cezalandırmaya kalkar. Peki, değerli okurlarım, sizce neden?
Evrensel'i Takip Et