24 Nisan 2026 00:12

Savaş ve düzen üzerine

Gazetelerde, ya da günlük konuşmalarda ‘ABD, İsrail- İran savaşı’ nitelemesiyle cümleler kurmak pek çok insana doğalmış gibi gelebilir. Savaşa daha dikkatli bakan gözler ise cümleyi şöyle de kurabilir: ‘ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırısıyla başlayan savaş.’ Oysa her iki durumda da bugünkü savaş üzerine olan gerçeği doğru bir biçimde ifade etmemiş oluruz. Çünkü buna ABD, İsrail, İran arasındaki savaş desek, durumu birbirine savaş açan güçler olarak eşit sorumlulukta tanımlamış oluruz. Cümleyi ‘ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırısıyla başlayan savaş’ desek, bu kez aralarında sorun bulunan ülkelerin birisinin veya birkaçının bu sorunları savaş yöntemiyle çözmeye karar verdiğini ve saldırdığını ifade etmiş oluruz. Burada ilk cümleden farklı olarak saldırganın kim olduğunu üzerine bir fikir edinmiş oluruz.

Oysa savaşları, savaşın o anki resmini çeken -şunlar savaşıyor- ifadelerle, ya da saldırganın kim olduğunu belirlemekle tarif ettiğimizde var olan gerçeği ifade etmekten uzağız demektir. Çünkü savaşlar ne önce kimin saldırdığıyla ne de şu güçler şu sorun nedeniyle -örneğin nükleer konusu-savaşıyorlar diye tarif edilemezler. Ama örneğin cümleyi şöyle kurduğumuzda bugünün dünyasını ve onun üzerindeki savaş gerçeğini daha açıklıkla ifade etmiş oluruz: Yani ‘ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı emperyalist saldırı…vb.’ Burada sadece saldırganlar tarif edilmemiş, saldırıyı gerçekleştirenlerin niteliği de tarif edilmiş, savaşın emperyalist politikaların bir sonucu ve devamı olduğu, İran’ın bu saldırıya karşı kendini savunma ve karşı saldırıya geçme hakkını da bir biçimde ifade etmiş oluruz. Gerisi artık ayrıntıları ve gelişmeleri tanımlama üzerine kurulan cümleleri peş peşe sıralamaya kalmıştır.

Bütün bu ayrıntılar önemli midir? Neden bu ayrıntılarla uğraşalım ki? Bunun kime ne faydası var? İşte olaylar gözümüzün önünde olup bitiyor. Kuşkusuz böyle düşünenler vardır ve sayıları da az değildir. Çünkü egemen düşünce ve ideoloji ve onun kurduğu dünya sorunlar üzerine kafa yormamamızı, bize belirli kalıplar ve şablonlar içinde sunulan algıyı sorgulamamızı ister. Ama buna karşın insanlığın çoğu olup bitenin ardında farklı gerçekler olduğunu, bu tür saldırıların haklı ve meşru olmadığını iç güdüsel olarak hisseder ve anlar. Çünkü insanlar bir vicdana sahiptirler ve ayrıntılar üzerine yeterli bilgiye sahip olmasalar da insani duygulara, onlar üzerine şekillenen bir sağ duyuya ve vicdana sahiptirler.

Egemen güçlerin sürekli ve sistematik olarak saldırdığı yerde işte tam burasıdır. İnsanı insan olmaktan çıkarmak, kendi yaşamına ve geleceğine yabancılaştırmak, insani olan her şeyden uzaklaştırmak, kendine sunulan hazır lop reçeteleri doğru kabul etmek ve çevresiyle kendisini ilerletecek ve geliştirecek bir ilişki kurmamak, işin bu yönüyle ilgilenmemek. Savaş üzerine verdiğimiz örnekle başladık, ama bu örneği yaşamın diğer alanlarına da genişletebiliriz. Şunları sıkça duyabiliriz: Dünyada açlık yaygınlaşıyor, işsizlik artıyor, insanların yaşam koşulları giderek kötüleşiyor, şu devletler arasında bitmeyen falan sorun, yürüyen işçilerin önü güvenlik güçlerince kesildi, sorumsuz anne babanın çocuğu okulda katliam yaptı vb…

Oysa birbirinden kopuk olgular yığını olarak üzerimize boca edilen bütün olayların, gelişmelerin arasında sıkı bir ilişki vardır ve aralarında bir dokumanın aynı iplikten veya farklı iplikler kullanılarak ahenkle dokunulması gibi sık bir örgü vardır. Bu örgü, günlük konuşmalarda üzerinde fazla kafa yormadan düzen dediğimiz, ama bu düzene içerik veren ve onu şekillendiren bir sistemi genellikle göz ardı ettiğimiz katı bir gerçekliğe sahiptir. Bu sistem temelde kapitalizm ve onun ulaşmış bulunduğu gelişme aşamasında ortaya çıkan emperyalist sistemdir.

Dünyada gelişen olayları emperyalizmle açıklamak genellikle tarihte kalmış veya etkisi artık sınırlı bir gerçekten bahsediliyormuş gibi karşılanıyor. Ama bu katı gerçek her olay ve gelişmede kendisini hatırlatıyor ve hükmünü sürdürüyor. Emperyalistler, diğer emperyalistlerle giriştikleri güç ve egemenlik mücadelesinde İran gibi bağımsız ülkelere onların zenginliklerini yağmalamak, stratejik konumlarına el koymak için saldırıyorlar.

Emperyalist tekeller ve onların devletleri finansal ve ekonomik olarak daha zayıf ülkeleri ağır bir sömürü çarkının parçaları haline -Türkiye’nin dış ve iç borçlara ödediği sadece faizler kapitalizmin yol arkadaşları olan yoksulluğun ve işsizliğin yarattığı ağır sorunları hafifletmeye yeterdi- getiriyorlar. Bağımlı devletlerin yönetimleri bu çarkın kırılmadan çalışması için işçi ve emekçiler üzerinde onları ağır sömürü ve yaşam koşulları altında tutmak için her türlü baskı ve zorbalığı uygulamaya sokuyor, bu koşullar açlık ve yoksulluğu derinleştirip, yaygınlaşırken toplumsal çürüme ve yozlaşmayı da beraberinde getiriyor.

Dünyada ve ülkemizde olayları ve gelişmeleri irdeleyici bir bakış açısı ile yani bize sunulanın arka planına baktığımızda rahatlıkla görebileceğimiz gerçeklerdir bütün bunlar. Bu nedenle bizi yönetenler ve sömürenler gerçeğe düşmandırlar. İşini yapan gazeteci, Türkmen gibi işçiyi savunan sendikacı, kendilerine yönelik haksızlığa isyan eden işçi, benim geleceğimi karartıyorsunuz diyen genç, emekliliği bana zehir ettiniz diyen emekli, eşitlik isteyen kadın, demokrasi ve özgürlük isteyen Türk ve Kürt, çocukluğunu yaşamak isteyen çocuk, ben ülkeyi sizden daha iyi yönetirim iddiasındaki muhalefet partisi de onlar için düşman kategorisindedir. Bu nedenle savaş ve mücadele her yerde ve her zeminde var. Bu zemini değiştirmek bir avuç sömürücü ve asalak dışındaki milyarlarca insanın özlemi ve isteğidir. Bu özlem ve istek mücadeleye dönüştüğünde bunun önünde durabilecek bir güç yoktur.  

Ahmet Yaşaroğlu

Savaş ve düzen üzerine
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et