Su kanunu taslağına ulaştık: Suyu koruma yasası mı, sermayeye ‘tahsis’ kalkanı mı?
AKP iktidarı tarafından hazırlanan su kanunu taslağına ulaştık. Henüz TBMM’ye ve milletvekillerine iletilmeyen su kanunu taslağı önümüzdeki günlerde ekoloji gündeminin önemli tartışma başlıklarından birisi olmaya aday.
2013-2014 yıllarında TBMM’ye getirilen özellikle havza yönetimi, suyun mülkiyeti ve kullanımı konularındaki tartışmalar nedeniyle yasalaşamayan su kanunu taslağı, 2019’da güncellenmiş ancak TBMM’ye sunulmamıştı. Aralık 2023’te taslak yeniden ele alınırken Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, 2025 yılı sonunda yaptığı açıklamalarda su kanununun 2026 yılında yasalaşmasının hedeflendiğini belirtmişti. Bizim ulaştığımız taslak işte bu sene içerisinde Meclise sunulması planlanan son taslak.
Fotoğraf: Özer Akdemir/Evrensel
49 yıllık devirden 10 yıllık kiralamaya
“Bu son taslakta neler var?” sorusunu 2013 yılında Meclise getirilen ve o dönem çokça tartışılan su kanunu taslağı ile önümüzdeki günlerde TBMM’ye getirilmesi beklenen taslak arasındaki farklara ve benzerliklere bakarak yanıt arayalım.
Öncelikle farklara bakalım;
- 2013 yılındaki taslakta, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının 49 yıllığına özel sektöre devredilmesi ve özelleştirilmesi öngörülmüştü. Güncel taslakta ise tahsis ve kiralama süreleri sınırlandırılmış, kiralama süresinin Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından belirlenecek tahsis süresini geçmemek kaydıyla en fazla 10 yıl olabileceği düzenlenmiş.
- 2013 yılındaki taslakta “asgari su akışı” gibi çokça tartışılan kavramlara karşın TBMM gibi konunun uzmanları ekosistemin su ihtiyacının birinci sırada olması gerektiğini savunurken, güncel taslakta su tahsisinde bir öncelik sırası oluşturulmuş; birinci sıraya içme ve kullanma suyu, ikinci sıraya ise “çevresel akış ihtiyacı” yerleştirilmiş.
- 2013 taslağı ekosistemin sürdürülebilirliğini göz ardı ettiği gerekçesiyle eleştirilmişti. Güncel taslağın genel esaslarında “Her canlının sağlıklı ve yeterli suya erişimi” ve su kaynaklarının “Ekosistem esaslı korunması” ilkelerine yer verilmiş.
Benzerliklere gelecek olursak;
- TMMOB, 2013 taslağını temel bir su kanunu olmaktan ziyade suyun özel sektöre devrini düzenleyen bir “su tahsis kanunu” olarak nitelendirmişti. Güncel taslakta da suyun yönetimi büyük ölçüde “su tahsis belgeleri” üzerinden kurgulanmış, su tahsisi yapma yetkisi tek elden DSİ’ye verilmiş.
- Her iki metin de suyun ticari amaçlarla tahsisine ve fiyatlandırılmasına olanak tanımakta. Güncel taslakta, içme-kullanma suyu tarifelerinin maliyetin altında belirlenemeyeceği ve doğal suların ticari/sanayi maksatlı kullanımlar için kiraya verilebileceği düzenlenmiş.
Adı kondu: ‘Ticari su’ dönemi başlıyor
O dönem ve günümüzde suyun ticari bir “meta” olarak piyasaya sunulması, bir “doğal varlık” olmak yerine yalnızca kullanıma yönelik bir “kaynak” olarak ele alınması temel eleştiri konusu aslında. Güncel taslak her ne kadar ekosistem temelli bir yaklaşım benimsediğini iddia etse de, suyu halen bir “su kaynağı” olarak tanımlarken ve tahsis/kiralama rejimini bu kavram üzerinden yürütüyor. Güncel taslakta, doğal haliyle veya işlenerek satılmak üzere çıkarılan yer altı suları ile sanayide kullanılan sular “ticari su” olarak tanımlanıyor. Bu durum, “Suyun metalaştırılması” eleştirisinin güncel taslak için de geçerliliğini koruduğunu gösteriyor.
Öte yandan suların enerji, maden ve sanayi projelerine tahsisi, ekolojik denge açısından büyük çevresel riskler taşıyor.
Uzmanlar, suyun kendini yenileme kapasitesini etkileyecek hiçbir kullanıma izin verilmemesi gerektiğini, enerji ve maden gibi yatırımlar için yapılacak sınır tanımaz tahsislerin suyun sürdürülebilirliğini yok edeceğini belirtiyorlar.
Fotoğraf: Özer Akdemir/Evrensel
Suyu kirletene 2 TL’lik ceza!
Güncel taslakta enerji üretimi, endüstri ve madencilik için su ihtiyacı tahsis öncelik sıralamasında 4. sırada (içme, çevresel akış ve tarımdan sonra) yer alıyor ancak, bu kullanımlara uzun vadeli tahsisler verilmesi, çevresel ve fiziksel eşikleri aşarak ekosistemin ihtiyaç duyduğu can suyunun (çevresel akış) tehlikeye girmesine yol açtığı birçok örnekle ortaya konmuş durumda. Güncel taslakta enerji, endüstri ve madencilik tesislerinin su tahsis miktarını aşması durumunda metreküp başına para cezaları (sanayide metreküp başına 2 TL vb.) öngörülüyor. Bu yaklaşım suyun bir “hak” olmaktan çıkarılıp bedeli ödendikçe sanayi ve maden tarafından tüketilebilen bir kaynağa dönüştürülmesi, ekosistemlerin devamlılığı ve toplum sağlığı açısından telafisi mümkün olmayan bir stratejik hatayı doğuruyor.
Ülkemiz son yıllarda ciddi bir kuraklıkla boğuşuyor. Su varlıklarımızı birer ikişer kaybediyoruz, var olanların kirletilmesini önleyemiyoruz. Meke, Seyfe ve Göl Marmara gibi göllerimiz haritadan siliniyor; Büyük Menderes, Gediz, Ergene ve Nilüfer Nehirleri sanayi atıkları yüzünden adeta açık birer kanalizasyon gibi akıyor. Tam bu karanlık tablo yaşanırken, hükümet 2026 yılı içinde yasalaşmasını planladığı yeni su kanunu taslağı ve ulusal su planı ile su krizini çözeceğini, suları koruma altına alacağını savunuyor. Ancak madenlere fütursuzca açılan devasa araziler ve bağımsız bilim insanlarının yayımladığı zehir raporları, bu kanunun doğayı korumaktan çok sermayeye hukuki bir kalkan olacağı yönündeki endişeleri haklı çıkarıyor.
‘Suyu koruma’ iddiası ve köyleri yutan maden ihaleleri
Su kaynaklarını koruyacağını iddia eden devletin bir başka kurumu, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), aynı günlerde 317 No’lu ihale ile 67 ilde toplam 485 devasa sahayı maden şirketlerine sattı. 2024 başından bu yana madenlere açılan alan Türkiye yüz ölçümünün yüzde 1.3’ünü aştı. İhale haritalarına bakıldığında Adıyaman’dan İzmir’e, Kastamonu’dan Diyarbakır’a kadar onlarca köy ve 20 bini aşkın yurttaşın doğrudan yaşam alanı, tarım arazisi ve su havzası maden şirketlerinin insafına terk edildi. Şirketler bu devasa alanlarda suyu vahşice tüketirken, doğayı ve su kaynaklarını telafisi imkansız bir biçimde zehirliyor.
125 kat arseniğe komik ceza
Science dergisinde geçtiğimiz günlerde yayımlanan, yine Balıkesir Üniversitesinden bir grup bilim insanı tarafından hazırlanan iki güncel rapor var önümüzde. Sayfa sınırları nedeniyle raporların içeriğini önümüzdeki günlerde haberleştirmek üzere özetleyelim; ağır metal kirliliğinin etkileri tarım ve insan sağlığı üzerindeki yıkıcı boyutta. 1.4 milyar insanın ağır metallerle kirlenmiş riskli bölgelerde yaşadığı tespit edilmiş. Bu durumun en önemli nedenleri arasında sayılan kömür ve metal madenciliği, doğanın damarları olan suları kurutmakla kalmıyor; ağır metallerle doldurarak o suları yavaş yavaş içen milyonlarca insanı ve canlıyı zehirliyor. Balıkesir Bigadiç’teki aktif bir maden sahasının çevresindeki içme suyu kaynaklarını inceleyen araştırmacılar madenin hemen yakınındaki (0-5 km) sularda arsenik oranının, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve USEPA sınır değerlerini tam 125 kat aştığını tespit ediyorlar! 125 kat arsenik kirliliğine metreküp başına kesilen 2 TL’lik ceza tüm canlılar için yaşamsal önemdeki suyu kirleten sermayenin ödediği bedel oluyor!
Eğer yeni su kanunu, doğayı kendi mülkü sanan maden şirketlerinin sulara çökmesini ve zehir saçmasını engellemeyecekse; suyu insanın, kurdun, kuşun devredilemez hakkı olarak tanımayacaksa, 2026-2035 ulusal su planı sadece kağıt üzerinde kalan parlak bir vitrinden ibaret olacaktır. Suyu tahsis edilecek ticari bir ham madde olarak gören bu zihniyet değişmediği sürece, yasalar nehirlerin kanalizasyon olarak akmasını engellemeyecek, yalnızca bu ekolojik cinayetin resmi bir sözleşmesi olarak tarihe geçecektir.
Evrensel'i Takip Et