Barışla barışık olmak
Barış sözcüğü savaş sözcüğünün karşıtı gibi algılanır, fakat aslında savaş sözcüğünü çağrıştırır. Zira barış durağan hali, savaş ise çatışma ve altüst oluş halini anımsatır. Yanıldığımız ve yanlış düşünceye savrulduğumuz kritik nokta tam da burasıdır. Freud’un birey psikolojisinde, Marx’ın da sosyal alanda gösterdiği gibi, yüzeysel sakin görünen sistemlerde içte derin karşıtlıklar ve çatışma hüküm sürmektedir. Kabile yaşamında barışın sulh ve sükunet, savaşın ise çatışmayı simgelediği doğrudur, çünkü kabilelerde, hatta daha basit topluluklarda bireyin toplumla olan bağı günümüzdeki kadar sıkı ve yoğun değildir. Ancak sömürücü kapitalizmin günümüz koşullarında ne barış sulh ve sükunu ne de savaş salt görüntüsel çatışmayı simgelemektedir. Çağdaş toplumlarda yüzeysel sulh ve sükun görüntülü ortamlarda en şiddetli ve örtülü çatışmalar yaşanmaktadır. Birinci Paylaşım Savaşı ertesinde yapılan sulh anlaşmasının Alman halkına yıktığı büyük tazminat yükümlülüğünün İkinci Paylaşım Savaşı’nın yolunu açmasına zıt olarak, İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde Dünya Bankası, IMF veya Birleşmiş Milletler vb. gibi ekonomi ve siyaset alanında sulhun sağlanması ve sürdürülmesi görüntüsüyle tarih sahnesine çıkan kurumlar da güçlülerin güçsüzler üzerinde kurduğu baskıyı perdeleyici kalkanlarıdır.
Savaşlar hak ihlalleri oluşturan ilişkiler olarak güçlünün güçsüze silahla, emirle ya da siyaseti ele geçirerek boyun eğdirme çabalarıdır. Yapılan sulh anlaşmaları ise güçle sağlanmış her türlü çıkarların masada kurala bağlanmasıdır. Kapitalist sistemde devlet ve sermayenin hukuku ekonomik anlamda insan hakkına dayanmadığından baskıcıdır ve yüzeysel sakin görüntü altında toplumsal çatışmayı yansıtır. Nasıl idam devlet eliyle işlenen cinayetin meşrulaştırılmış ve kılıflanmış hali ise, kapitalist düzenin savaşı da diğerlerini ezerek sağlanmaya çalışılan ilk birikimin ya da emeksiz birikimin kılıflanmış halidir.
Böyle bir düzende, Atatürk’ün liderliğinde Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, emperyalist işgallere karşı girişilen kurtuluş savaşları bu kategorinin tek istisnasıdır. Aynı kategoride olarak, kapitalist yağmanın sonlandırılıp insanca yaşama düzeni oluşturmaya yönelik sermayeye karşı kalkış da baskılayıcı değil, özgürleştirici mücadele ya da savaş olarak bir istisnadır. Ancak, dikkat edilirse, sözü edilen iki özel durum hak ihlali olmayıp, hak ihlaline karşı savunma halleridir ve bu özellikleri ile savaş değil, gerçekçi barış girişimidir.
İktisat derslerinde hocalar sistemin mantığını verebilmek için bazı öğretici hikâyeler anlatırlar. Bunlardan biri fevkalade ilginçtir. Hikayede deniz kenarında çadırda uyuyan beceriksiz ve tembel adam uyanıp, çadırın dışına çıkarak yeni doğmuş güneşin ve denizin yosun kokusunu mutlulukla içine çekerken, karşıdan elinde balık olan bir adamın geldiğini görür. Uyanan adam açtır ve elinde balık olan adama balığı kendisine satmasını ister. Çadır karşılığında balığı alan adam karnını doyurunca mutlu şekilde deniz keyfini sürdürmeye devam eder. Ancak, akşam olur ve ilerisini düşünemeyen beyinsiz ve beceriksiz adamın karnı acıkmıştır. Ne hazindir ki artık balık da yoktur, üstelik gece içinde uyuyacağı çadır da!
AKP yönetimi ülkenin doğal zenginlikleri olan maden ya da taş ocağı vb. alanında yerli ve yabancı sermayeye işletme ruhsatı vermektedir. Bu alanlardaki yerli ya da yabancı işletmeler ülkeye iki türlü zarar vermekteler. Birincisi işletmelerin faaliyetleri ile yerel ekonomik ve/veya doğal yaşam alanlarını tahrip etmektedir. Kaz Dağlarında altın madeni için verilen ruhsat tüm ağaç örtüsünü tahrip etmiştir ve daha da etmektedir. Aynı şekilde Denizli’nin bir bölgesinde taş ocağı için verilmiş olan ruhsat da kekik üretimine balta vuracak ve yöre halkının ekonomik ve sosyal dengesini sarsacak gibidir. Ya da hiç çekinmeden zeytinliklerin tahribi belki bir işgalci ordunun dahi, menfaatini düşünerek, yapamayacağı halka yönelik ülkesel zulümdür. Nitekim, HES’lerin yörenin doğal zenginlik ve doğal akışına verdiği zarar da çok konuşulmuştur.
Denebilir ki, yer altı ve yer üstü kaynakları çıkarılıp işlendiklerinde ekonomik değer yaratılmış olacağından, altın ya da sair değerli madenlerin çıkarılarak ekonomiye kazandırılması amacıyla ağaç kesimi vb. maliyetlere katlanılması anlaşılabilir durumdur. İlk bakışta doğru gibi gözüken bu savın altı biraz kurcalandığında hiç de masum ve geçerli olmadığı derhal anlaşılır ve söz konusu faaliyetlerin ülkeye verdiği ikinci zarar ortaya çıkar. Maden işletmeciliği ile para kazanmak emek sömürüsünün de üzerinde doğa sömürüsü, ülke sömürüsü ve halkın sömürüsüdür. Dağların içindeki maden yatakları doğanın bu ülke insanına armağanıdır. Emekle üretilmemiş olan doğa armağanları tüm insanlığın kullanım ve yararlanmasına açık maldır. Ülke sınırları belirlenince de doğa armağanı hangi ülkede ise kapitalist mantığa göre o ülkenin malıdır. Söz konusu değerlerin uzun vadede bizzat ülke halkı yararına kullanılması olanaklı iken, siyasilerin akıl almaz şekilde, anlık kazanç sağlamak amacıyla uzun vadede değerli kaynakları çok küçük primlerle sermayeye, özellikle de yabancı sermayeye açmaları gelecek nesillerin haklarını kısa vadeli siyasi çıkar uğruna çiğnemekten başka bir anlam taşımaz. Bu durum göstermelik bedel karşılığında değerli bir kamu mülkünün satışına eşdeğerdir. Gelecek nesiller döneminde bugün bu katliamı işleyen siyasiler yaşamda olmayacağından, bugünkü neslin adam gibi siyasilerin karşısına çıkıp gelecek nesiller adına hesap sorması bugünkü neslin ülkeye ve gelecek nesillere olan temel borcudur. Bu karşı çıkış, haksız kaynak hırsızlığına, yani hak ihlaline karşı insanca ve barış içinde yaşama amacıyla girişilmiş hak ihlalini izale mücadelesidir.
Ne acıdır ki, tüm halk ve ülke yararı aleyhine girişilen bu tür işlemlerde halkın hak arayışı kalkışına karşı yerli/yabancı sermayenin çıkarını bu halkın jandarması korumaktadır. Yani, halkın hakkını ihlal eden sermayenin ekonomik çıkarını, halkın oyu ile iktidarı ele geçirmiş olan siyasilerin emri ile halkın vergileriyle finanse edilen jandarma gücü korumaktadır. İç acıtan bir tablo! Günümüzün ülke işgalleri asker ve silahla değil, ekonomik ilişkilerle yapılmaktadır. Çünkü bugün başat olan sermayedir ve sermayenin yayılma alanı ise yeni topraklar değil, birikim ve büyüyebilmek için el koyabileceği, özelleştirmelerde olduğu gibi biriktirilmiş değerler, ya da doğal kaynaklardır. Sermayenin yayılabileceği alanlar yüksek faiz, ucuz özelleştirmeler, değerli maden ocakları gibi havadan kazanç kaynaklarıdır. Halkına hizmet kaygısı taşıyan hiçbir siyasi kadro yerli ve yabancı sermayenin bırakacağı birkaç kuruşluk çıkar için gelecek nesillerin kaynağını emperyalistlere ya da yerli sermayeye böylesine peşkeş çekmez, çekmemelidir. Ülkenin dik duruşu ancak güçlü ekonomisi ve sanayi yapılanması ile olanaklıdır. Sanayisizleşen ve ulusal kaynaklarını ucuza kapatan yerli ve yabancı sermaye ile işbirliğine giren hiçbir siyasi yapı ve lider emperyalistler karşısında, lafta belki olabilir(!), ama gerçekte dik duramaz.
Doğal kaynak zengini ülkeler ve/veya sistematik olarak bütçe fazlası veren ülkeler gelecekte bu kaynaklarının tükeneceğini hesap ederek “varlık fonu” oluşturup, gelecekte tükenecek doğal kaynakları ikame edecek ekonomik kuruluşlara yatırım yapmaktadırlar. Peki, Türkiye’de varlık fonu niçin kuruldu ve kimin emrine tahsis edildi? Kapitalist uygulamaları dahi aciz hali ve ekonomik sıkışıklıklar nedeniyle hesapsız kitapsız yaparak gelecek nesillerin hakkını tüketmekteyiz. Siyasi karar ve tercihimizi gelecek nesillerin haklarından çalarak oy alma kaygısına düşen siyasilere yönelik yapamaz isek, gelecek nesiller karşısında biz de hırsız, gaspçı duruma düşeriz ve sorumlu oluruz. Tüm ulusal servetleri tüketircesine yapılan özelleştirmeler, belediyeler eliyle yandaşlara yapılan haksız aktarımlar ve şimdilerde de madenlerin ufak bir sus payı karşılığında iç ve dış sermayeye aktarılması zengin bir ailenin arsız çocuklarının mirası yiyerek gününü gün etmelerine eşdeğerdir. Miras bitince oyun da bitecektir. Ulusal malvarlığı ve zenginliklerin siyasilerin değil halkın mülkiyetinde olduğu, halkın bu yetkisini ancak ve ancak sadece temsilcileri vasıtasıyla kullanması gerekirken, parlamentonun işlevsizleştirilmesi, belediye yönetimlerine hakim olma çabaları ve Varlık Fonunun yönetim şekli usulsüzdür ve hak ihlalidir. Bu bilinçle, halkın mal varlığının yendiğinin farkında olarak siyasi kadrolara güçlü ve etkili mesaj verilmesi gerekir. Böyle bir bilinç imam hatip eğitimiyle oluşturulamayacağından, eğitimin bu alana yönlendirilmesi rastlantısal olmayıp, emperyalistin emeline uygun olarak siyasi kadronun yaşam süresini uzatma amacının neticesidir. Sermayenin çıkarını ülkenin ve halkın çok temel hakkının önüne koyan bir siyasi kadroya karşı, vaatlere kanmadan, gelecek nesillerin haklarını da koruyacak şekilde bilincimizi yükseltip siyasi tercihimizi yapmak mecburiyetindeyiz.
Lütfen kendimizi kandırmayalım; bu düzende halkların temel haklarını ihlal edercesine sürdürülen kıran kırana örtülü savaş ortamında maalesef barışa yer yoktur! Gerçek barışı, ancak halkın bu yağmaya son verme savaşı sağlar!
Evrensel'i Takip Et