3 Nisan 2026 00:05

Çalışmak için yaşamak mı? Yaşamak için çalışmak mı?

Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarında fabrikalarda günde on altı saat çalışan işçiler, makinenin ritmine mahkum edilmişti. Hayatta kalmak için bir işçi ailesinin her ferdi çalışmak zorundaydı.

Fabrikaların devasa çarkları altında ezilen, saatlerce makine başında bedenini tüketen işçiler ortak talepler etrafında birleşti. Aralarındaki rekabete son vererek birleşmeye başladılar. Tek tek patronlara karşı grevler örgütlendi, kitlesel direnişler yaşandı. Sendikalar yasaklandı, işçi önderleri tutuklandı, toplantıları dağıtıldı; sürgüne gönderildiler ama her baskı direnci daha da büyüttü. İşçiler yılmadan bir araya geldi, ortak seslerini yükselttiler.

İşçilerin ilk başlarda sadece ücret pazarlığında dayanan mücadelesinin içeriği zamanla değişmeye başladı. Sekiz saatlik iş günü, hafta sonu tatili, çocuk işçiliğinin yasaklanması, iş sağlığı ve güvenliği gibi bugün “evrensel hak” olarak kabul edilen kazanımların hepsi, işçi sınıfının bedeniyle, emeğiyle, hatta canıyla ödediği bedellerin ürünü oldu.

1 Mayıs tarihi, 8 saatlik iş günü mücadelesi başta olmak üzere, modern işçi sınıfının tarih sahnesine ilk çıktığı günden bu yana sınıfın en temel ekonomik, sosyal ve insani taleplerinin en güçlü dile getirildiği evrensel bir gün oldu.

Sanayi devriminin başlangıcının üzerinden 250 yıl, ilk 1 Mayıs kutlamalarının üzerinden 136 yıl geçti. Kapitalizm son 250 yılda daha önce hiç kimsenin tahmin edemeyeceği değişiklikler yaşadı. Üretim biçimleri, teknoloji, çalışma ilişkileri kapitalist sistemin dönemsel ihtiyaçları doğrultusunda kökten dönüştürüldü. Ama tüm bu dönüşüme rağmen işçi sınıfının bugün karşı karşıya olduğu çalışma ve yaşam koşulları, geçmişle ürkütücü benzerlikler gösteriyor.

İnsanlık tarihinin en temel ikilemlerinden birisi olan “Yaşamak için çalışmak mı, çalışmak için yaşamak mı?” sorusu, Sanayi Devrimi’nden bu yana bireyin toplumdaki konumunu belirleyen temel eksenlerden birisi oldu. Sanayi Devrimi işçileri on altı saat makine başında çalışıyor, hayatta kalmak için işçi ailelerinin her bir ferdi fabrikalarda çalışmak zorunda bırakılıyordu. Bugün benzer bir baskıyı düşük ücretler, esnek vardiyalar, güvencesiz işler, ikinci ve üçüncü işler, borçlandırma mekanizmaları, kira ve faturaların bitmeyen yükü üretiyor.

MESEM eliyle çocuklar yeniden üretim sürecine dahil ediliyor, iş cinayetlerinde ölenler arasında çocuk işçilerin sayıları giderek artıyor. Gençler işsizlikle boğuşurken emekliler geçinemiyor ve çalışmak zorunda kalıyorlar. Geçmişten farklı olarak sendikal haklar yasal olarak tanınsa da sendikal örgütlenme fiilen yasa dışı bir faaliyet muamelesi görüyor. İşçinin hakkını savunan sendikacılar patron şikayetiyle tutuklanıyor. Kapitalist sömürü, bugün türevleriyle birlikte işçi sınıfının yaşamını ve çalışma koşullarını her alanda kuşatmış durumda.

19. yüzyılın vahşi kapitalizm koşullarına modern yöntemlerle geri dönülmeye çalışıldığı günümüzde, işçi ve emekçiler; ya bir üretim aracı olarak “Çalışmak için yaşamak” ya da haysiyetli bir birey olarak “Yaşamak için çalışmak” ikilemiyle baş başa bırakılıyorlar. 1 Mayıs 2026, bir kutlamadan öte, bu hayati tercihin en yüksek perdeden ilan edildiği bir irade beyanı olmalıdır.

136 yıl önce ilk 1 Mayıs eylemleriyle dünyanın dört bir yanında yükselen ses, sadece çalışma saatlerini kısaltmak için değil, insanın kendine ait bir zamanı ve yaşamının olabilmesi içindi. Bugün işçilerin içinde bulunduğu ağır çalışma ve yaşam koşullarında 1 Mayıs; çalışmanın, hayatımızı tamamen ele geçirdiği bu düzene karşı, emeğin mücadeleyle özgürleştiği daha güzel bir geleceğin kapısı olarak görülmelidir.

Erkan Aydoğanoğlu

Çalışmak için yaşamak mı? Yaşamak için çalışmak mı?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et