Komün üzerine
18 Mart 1871 sabahı, Paris şu gök gürültüsü ile uyandı: “Vive la Commune![1]”
Paris’in emekçi yığınları Thiers’in başkanlığındaki hükümetin kendilerini silahsızlandırma atağına ayaklanma ile yanıt vermişler, iktidarı almışlardı. Parisli emekçiler Marx’ın kendilerini “düşman kapıya dayanmışken erken bir ayaklanma” konusunda uyarmasına karşın, tarihsel bir atılımla iktidarı almışlardı. Bu gelişme karşısında Marx “Keşke ayaklanmasalardı” demez, hem I. Enternasyonal aracılığı ile, hem de kendi, kişisel etkisi ile Komün’ü hemen desteklemeye başlar. Yine Marx’ın deyimi ile “Nasıl bir esneklik, tarihsel inisiyatif, fedakarlık yeteneği var bu Parislilerde.”[2] Kugelman’ın Komün’e getirdiği eleştirlere karşı ise şunları yazmıştı: Eğer mücadeleye sadece kusursuz şekilde uygun şartlarla girişilseydi, dünya tarihini yapmak gerçekten çok kolay olurdu. Öte yandan ‘rastlantıların’ hiçbir rolü olmasaydı, (tarih) pek mistik bir nitelik taşırdı.”[3] Ve daha sonra “Kısa vadede sonuç ne olursa olsun, dünya-tarihsel önemde yeni bir hareket noktası kazanmıştır” der. Bu sözler Sovyet Devrimi’nin habercisi gibidir.
Peki ama komün neydi, hangi şartların sonucu olarak ortaya çıkmıştı, önemi ve özellikleri nelerdi?
III. Napolyon’un imparatorluğunu genişletmek ve yeni topraklar fethetme amacıyla Prusya’ya açtığı savaş Sedan’da bozgunla sonuçlanmış, Fransa’da ikinci İmparatorluk çökmüş, III. Napolyon Bismark’ın eline esir düşmüştü. Bunun üzerine 4 Eylül 1870 tarihinde Cumhuriyet ilan edilmiş, bu cumhuriyet Paris proletaryası tarafından yeni bir başlangıç olması umuduyla tanınmıştı. Bu cumhuriyetin yönetimi ise Belediye Dairesini (Hôtel de Ville) ele geçiren Thiers ve Trochu gibi "mevki peşinde koşan entrikacı bir avukatlar topluluğu" tarafından gasbedilmişti.
"Ulusal Savunma Hükümeti" olarak adlandırılan bu burjuva hükümeti, başta ulusal muhafızlar -halka dayanan bir birlik- olmak üzere, Prusya tarafından kuşatılmış ama silahlı bir Paris’in "silahlı devrim" anlamına geldiğini ve işçi sınıfının ulusal bir savunma ile Prusya üzerinde kazanabileceği bir zaferinin Fransız burjuvazisi üzerindeki zaferi olacağını çok iyi biliyordu. Hükümet hızla Prusya ile halkın üzerine yıkılacak ağır tazminat koşullarında anlaşma arayan bir "ulusal ihanet hükümetine" dönüşmüştü. Burjuvazinin ülkeye ve halkına karşı ağır bir ihaneti idi bu.
İkinci İmparatorluk’tan devralınan ağır borç yükü, Prusya’nın talep ettiği 5 milyarlık tazminat ve geciken taksitlerin %5 faiziyle birleşince; egemen sınıflar bu faturayı ancak Cumhuriyeti devirip ekonomik yükü üreticilerin sırtına yükleyerek ödeyebileceklerinin planlarını yapıyorlardı. Thiers ve ekibinin, Bismark’ın Paris’in "yatıştırılması" şartına bağlı olarak 2 milyarlık bir borçlanmadan yüz milyonlarca frank rüşvet alacağına dair güçlü kanıtlar bulunuyordu. Bu iktidarın Paris proletaryasını silahsızlandırma yönündeki şiddetli arzusunun arkasındaki sınıfsal ve mali çıkarlar işte bunlardı. Ama Thiers hükümetinin Paris’i silahsızlandırma hamlesi, halkın direnişiyle kırıldı ve iktidarın Versailles’a kaçmasıyla sonuçlandı.
Böylece Paris’in yönetimi fiilen Ulusal Muhafız Merkez Komitesinin eline geçmiştir. Merkez Komite, 18 Mart bildirisinde yönetici sınıfların güçsüzlüğü karşısında kamu işlerini yönetmenin kaçınılmaz bir görev olduğunu ilan etti ve yönetimi Komün’e devretti. Komün yönetiminde Prodhoncular ve Blankiciler çoğunluktaydı. Ama somut koşullarda alınan kararlar onların “doktrinleri” ile zıt kararlardı. Proudhon küçük köylülük ve zanaatçıların sosyalisti idi ve ortaklıktan kesin olarak hoşlanmıyordu. Ama kömün sadece işçilerin ortaklığına dayanmıyor, bütün ortaklıkları büyük bir federasyon içinde toplayacak büyük bir sanayi ve hatta manüfaktör örgütü kuruyordu. Yani Proudhon öğretisinin tam tersine, sonunda kömünizme varacak bir örgüt. Komünün Prudoncu sosyalizm okulunun mezarı olmasının nedeni de budur. Blankiciler -bunlar iç güdüsel olarak sosyalistti- ise komploculuk okulundan yetişmişlerdi. Kendine özgü sıkı disiplinle birbirine bağlı küçük sayıda kararlı ve örgütlenmiş adamın hem iktidarı ele geçirmeye hem de yönetmeye yetenekli olduklarını savunuyorlardı. Onlara göre tüm iktidar yeni devrimci hükümetin elleri arasında en sıkı diktatörce merkezileşecekti. Ama Komün tüm Fransız komünlerinin Paris ile özgür bir federasyonuna, ilk kez ulusun kendisi tarafından kurulacak ulusal bir örgütlenmeye çağırıyordu.[4] Yani öğretilerinin tam tersi bir yönde!
Komün düşünsel olarak Enternasonal’in çocuğu idi, Varlin ve Frankel enternasyonalin üyeleri ve Marx’ın tavsiyelerinin uygulayıcıları idiler. Marx daha sonra duruma müdahale etmesi için Serraillier’yi de Paris’e gönderdi ve o da kısa sürede Komün’e seçildi.
Sonraki günlerin kanıtladığı gibi Paris halkı, "Vive la Commune!" haykırışı ile sadece basitçe bir hükümet değişikliğini değil, toplumsal yapının kökten dönüşümünü hedefleyen yeni bir dönemi başlatmış oldu.
Hemen işe koyulan Komün yönetimi her birisi devrimsel bir anlam taşıyan şu adımları attı: Paris Komünü, hazır bir devlet makinesini devralıp kendi amaçları için kullanmak yerine, bu bürokratik, militarist "asalak uru" parçalamayı, tarihte daha önce görülmeyen yeni yönetim kurmayı esas aldı. Devletin baskıcı organları tasfiye edilmiş, onun yerine topluma hizmet edecek görevliler geçirilmişti. Sürekli ordunun kaldırılması; silahlanmış halk milisleri. İşçi ücretleri karşılığında çalışan kamu görevlileri. Hem yürütmeci hem yasamacı olan icracı ve hareketli gövde. Seçilen, sorumlu ve her an görevden geri alınabilir yargıçlar. Temsilcilerin "Buyurucu Yetki Belgesi" ile halka bağlılığı, her an görevden alınabilme özelliği. Komün üyelerinin çoğu işçilerden veya işçi sınıfının kabul görmüş temsilcilerinden seçilmiştir.
Komün, sınıf mülkiyetini kaldırmayı amaçlamış; üretim araçlarını (toprak ve sermaye) özgür ve ortaklaşa çalışmanın aletleri haline getirmeyi hedeflemiştir. Kapitalist sistemin yerine, ulusal üretimi ortak bir plana göre düzenleyen kooperatif üretimin geçirilmesi amaçlanmıştır. Bunun genel bir uygulama haline gelmesi aslında sosyalizm anlamına geliyordu. Sürekli ordu (daimi ordu) kaldırılarak, yerine çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu silahlanmış halk (Ulusal Muhafız) geçirilmiştir.
Komün dini devletten ayıran ve vatandaşların özel alanı yapan kararları da hemen hayata geçirmiştir. Manevi baskı aygıtları tasfiye edilmiş, böylece Komün "rahip iktidarını" kırmış ve toplumu dinsel tahakkümden özgürleştirme hamlesini gerçekleşmiştir: Tüm kilise mülklerinin kamulaştırılması ve devletin kiliseye yaptığı ödemelerin kesilmesi kararlaştırılmıştır. Rahiplerin, havariler gibi müminlerin sadakalarıyla yaşaması öngörülerek kamusal alandan el çekmeleri sağlanmıştır. Öğretim kurumları parasız hale getirilmiş, kilise müdahalesinden ve hükümetin ideolojik baskısından arındırılmıştır. Böylece eğitim herkesin erişimine sunulmuş ve laikleştirilmiştir. Bilim, sınıf önyargılarından ve hükümetin vurduğu zincirlerden kurtarılarak, toplumun ortak yararına hizmet eden bir alan haline getirilmiştir. Noterler, avukatlar ve mübaşirler gibi "adli vampirlerin" sömürü düzenine son verilmiş; yargı sistemi seçilmiş ve sorumlu görevlilerle yeniden yapılandırılmıştır.
Eski rejimin (İmparatorluk) koruyucuları ile birlikte Paris'ten kaçan "aşiftelerin" (yozlaşmış kadın figürlerinin) yerini, "gerçek Paris kadınları" almıştır. Bu kadınlar; çalışan, düşünen, savaşan ve mücadele eden bireyler olarak tanımlanmışlar, yeni bir toplum yaratma sürecine doğrudan dahil olmuşlardır. Komün dönemindeki kadınlar, ilkçağ kadınlarına benzetilerek; kahraman, soylu ve özverili olarak nitelendirilmiş, tarihsel girişimcilikleri ve coşkularıyla ön plana çıkmışlardır. Komün, işçileri devletin asalak yapısından kurtarıp yönetimin merkezine koyarken; kadınları da eski toplumun aşağılayıcı rollerinden çıkararak devrimin ve yeni toplumun kurucu üyeleri haline getirmiştir.
Kırsal kesimde ise Komün; köylüyü ipotekli borç yükünden, jandarma baskısından ve "adli vampirlerin" sömürüsünden kurtarmayı vadetmiştir. Köylülerin ağır vergiler yerine düşük maliyetli bir hükümetle tanışması ve rahip aylığı ödeme zorunluluğunun kaldırılması gibi önlemler, kırsal üreticiyi kent işçisinin doğal müttefiki haline getirmeyi hedeflemiştir.
Komün Marx’ın tanımı ile “O özsel olarak bir işçi sınıfı hükümeti… emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan ensonu bulunmuş siyasal biçim idi.” Eğer bu olmasaydı komünsel kuruluş bir olanaksızlık ve bir aldatmaca olurdu.
Kuşkusuz Paris Komünü’nün en önemli eylemlerinden birisi devlet anlayışındaki dönüşümdür. Marks'ın Paris Komünü deneyiminden çıkardığı en temel ders, işçi sınıfının hazır devlet makinesini basitçe ele geçirip onu kendi amaçları için kullanamayacağıdır. Bu 1848 devrimlerinin tecrübelerinden -işçi sınıfının iktidarı devralması- daha ileriye doğru atılmış bir adımdır. Bu durumun temel nedenlerini şöyle açıklamak olanaklıdır: Mevcut devlet iktidarı, iyiden iyiye gelişmiş ve emeği sermayeye köleleştirme, yani bir sınıfın diğeri üzerindeki egemenliğini açıkça sürdürmenin aracı haline gelmiştir. Bu yapısı gereği, devlet işçi sınıfının kurtuluşuna hizmet edecek nötr bir araç değildir. Marx, devlet iktidarını "toplumun asalak bir uru" olarak tanımladığı bilinmektedir. Bu mekanizma, toplumun üzerinde duran, ondan bağımsızlaşmış ve toplumun özgür hareketini kömürleştiren, toplumun sırtından geçinen bir güçtür. Mevcut devlet makinesi, sürekli ordu ve polis gibi merkezi ve toplumdan kopuk maddi baskı araçlarına dayanır. İşçi sınıfı kendi egemenliğini kurmak için bu asalak organları kesip atmak, parçalamak ve yerlerine doğrudan halkın silahlanmasını (Ulusal Muhafız, halk milisi vb. gibi) koymak zorundadır. Mevcut devlet mekanizmasında kamu görevlileri ve yargıçlar, merkezi hükümetin aletleri olarak çalışır ve toplumdan bağımsızdırlar. İşçi sınıfı, işte bu hiyerarşik yapıyı yıkıp yerine tüm görevlilerin seçildiği, sorumlu olduğu ve her an görevden geri alınabildiği bir devlet sistemi kurmalıdır.
Komün’ün kısa yaşamı -yaklaşık üç ay- boyunca aldığı ve Fransa çapında almayı planladığı kararlar bunlardır ve bir bölümü hemen uygulamaya geçmişti.
Komün’ü tarihsel ve toplumsal olarak çok önemli bir yere oturtan da zaten aldığı ve uyguladığı bu kararlardır. Eğer bu uygulamalar olmasaydı zaten Komün, komün olma adını hak etmezdi. Komün’ün doğası ve karakteri, onu önceki ayaklanma ve devrimlerden ayıran yönü işte buydu.
Paris Komünü’nden 20 yıl sonra Engels, proleterya diktatörlüğü konusunda muhalif pozisyonda bulunan, bunu duyunca dehşete düşen Alman partisindeki sağ eğilimlere ve dar kafalılara şunları söylemişti: “Eh peki baylar, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komünü, proletarya diktatörlüğü idi.”[5] Diktatörlük kelimesi kulaklara pek sevimsiz gelmektedir. Ama her devlet bir sınıf diktatörlüğüdür -işçiler her eylemlerinde karşılarına dikilen “güvenlik güçleri” ile bu gerçeği sürekli yaşarlar- ve bunun biçimi çok çeşitli -demokrasi, faşizm, meşruti veya mutlak monarşi vb.- olabilir. Paris Komünü de işçi ve emekçilerin sömürücü sınıflar üzerinde bir diktatörlük, aldığı ve uyguladığı kararlara bakıldığında da proletarya demokrasisinin ilk biçimiydi. Komün aynı zamanda enternasyonaldi. Komün Fransız-Alman savaşına karşın bir Alman işçisini -Leo Frankel- kendi çalışma bakanı yaptı. Polonyalı iki devrimciyi -J. Dombrowski, W. Wroblewski- Paris savunmasının başına getirdi.[6]
Komünden çıkan tarihsel dersleri kısaca şöyle özetlemek olanaklıdır:
Merkez Komite’nin iç savaşı derinleştirmemek adına savunmacı bir tutum sergileyerek, savunmasız durumdaki Versailles üzerine derhal yürümemesi, Komün’ün geleceğini belirleyen "kesin bir yanlışlık" olmuştur. Buna Komün seçimleri ile kaybedilen zamanı ve Komün yönetiminin düşmanlarına karşı "alicenaplığını" da eklemek gerek.
Fransız ulusal bankasına el konulmaması da kesinlikle önemli bir hata olmuştur. Ve başka nedenlerde sıralanabilir. Ama işçi sınıfının henüz yeterince olgunlaşmamış oluşu, çabasına karşın kırsalla bağlarını kuramaması bir kusur değil, toplumsal gelişmenin gelişmişlik düzeyi ile bağlantılıdır. Bütün bunlar Komün’ün yeni bir toplumun kurulmasının öncüsü olduğu gerçeğini elbette değiştirmez.
Komün kuşkusuz sadece işçi sınıfı için dersler ve tecrübe çıkarmadı. Burjuvazi ve onun halk ve ülke karşısındaki konumu ile ilgili de önemli gerçekleri ortaya çıkardı.
Paris Komünü, Bismarck ve Thiers’in proletaryayı ortaklaşa ezmek için kurdukları ulus-üstü karşı-devrimci burjuva sınıf dayanışması ile yıkıldı. “Yenenlerin ve yenilenlerin” burjuva kardeşliğinde ortaklaşmalarının ve işçi sınıfını ve emekçi yığınları birlikte katletmesinin vahşi bir örneğini verdi.
Modern zamanların bu en büyük iç savaşı, ulusal hükümetlerin proletaryaya karşı "bir bütün" olduğunu ve sınıf egemenliğinin artık ulusal üniformalar altında gizlenemeyeceğini -emperyalizm döneminde bu daha da belirginleşmiştir- açıkça kanıtlamıştır.
Komün emeğin kurtuluşu davasının meşalesi olarak insanlık tarihindeki onurlu yerini korumaktadır. Sovyet devrimi, revizyonist ihanetle sonradan yıkılmış olsa da bu tarihsel deneyimi daha ileri taşıdı ve ideallerini gerçekleştirdi, işçi sınıfının yeni bir uygarlık yaratabileceğini kanıtladı. Komün sömürülen sınıfların hafızasında ölümsüzleşmiştir. Yazıya başladığımız gibi bitirelim: Yaşasın Komün!
Evrensel'i Takip Et