Patron suçlu, sendikacı tutuklu
Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde geçmişten günümüze yaşananlar, bugün Türkiye’de işçinin emeği ve hakkı söz konusu olduğunda hukukun nasıl kağıt üstünde kaldığını ve patron düzeninin nasıl işlediğini gösteriyor.
Sırma Halı işçilerinin, düşük zam dayatmasına, ödenmeyen şubat ayı ücretlerine ve geçmişe dönük alacaklarına karşı başlattığı direniş, patron ve yargı iş birliği üzerinden kırılmak isteniyor. İşçilerin en temel insani ihtiyaçları olan yemek ve tuvalet erişiminin fabrika yönetimi tarafından kilit altına alınarak engellenmesiyle başlayan saldırı dalgasında işçiler, içeriği itibarıyla en muğlak, en istismara açık fesih kodu olan Kod 22 ile işten çıkarıldıklarını öğrendiler.
Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Sırma Halı işçilerinin gasbedilen haklarını dile getirdiği için Sırma Halı patronunun şikayetiyle, şafak vakti evi basılarak önce gözaltına alındı. Ardından sendikal faaliyet kapsamında işçilerin hakkını savunduğu için “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamasıyla tutuklandı.
Türkiye’de hukuk ya da yargı söz konusu olduğunda “Türkiye bir hukuk devletidir” ve “Kanun önünde herkes eşittir” söylemleri sık sık tekrarlanır. Oysa Sırma Halı’da işçinin ekmeğine el koyan, hakkını ödemeyen ve onları baskı ve mobbing ile yıldırmaya çalışan patron açıkça suç işlemesine rağmen adeta dokunulmazlık zırhıyla korunuyor. Ancak bu zulmü teşhir eden Mehmet Türkmen tutuklanıyor. “Bağımsız ve tarafsız” yargı açısından suçlu, suçu işleyen patron değil; o suçu halka anlatan sendika başkanı olması tam bir kara mizah örneğidir.
Sırma Halı’da yaşananlar, kanunların “herkese eşit” uygulandığını değil, hukukun egemen sınıfın elinde nasıl bir disiplin ve cezalandırma sopası haline geldiğini açıkça gösteriyor. Türkiye’de patronların her türlü hukuksuzluğu “ticari faaliyet” veya “mülkiyet hakkı” zırhıyla korunurken, işçilerin, en temel anayasal ve yasal haklarını kullandıklarında suç işlemiş gibi muamele görüp, yargı sopasıyla karşı karşıya kalması ilk değil ve böyle giderse son olmayacak.
Türkiye’de adliye koridorlarında, eşitlik masallarının kağıt üzerinde kaldığı, yargının emek ve demokrasi mücadelesini engellemek için nasıl bir baskı aygıtına dönüştürüldüğünü gösteren sayısız örnek sayılabilir. Bu durumun kendisi, hukukun ya da yargının aslında iddia edildiği gibi “tarafsız ve bağımsız” olmadığını, aksine sermaye birikim sürecinin önündeki engelleri temizlemek için işletilen etkili bir mekanizma olduğunu gösteriyor.
Mehmet Türkmen’in tutuklanması, sadece bir sendika başkanının değil, tüm işçilerin haklarının ve mücadele alanlarının yargı eliyle daraltılmak istendiğinin kanıtıdır. Verilen mesaj ise işçinin sadece fabrikada değil, hukuk karşısında da sesini kısmak, yasal ve meşru hak arama alanlarını etkisiz hale getirmektir.
Patronların her türlü zorbalığının “hür teşebbüs” adı altında korunduğu, işçi temsilcilerinin ise sadece işçilerin haklarını savunduğu için demir parmaklıklar arkasına gönderildiği bu düzen, hukukun sınıfsal karakterinin tartışmasız en saf halidir. Bu adaletsizliği bitirecek olan şey ise elbette mahkeme salonlarından çıkacak kararlar değil; bu sınıfsal barikatı parçalayacak olan örgütlü işçilerin birbirine olan güveni ve örgütlü mücadelesi olacaktır.
Evrensel'i Takip Et