Mahkemenin yönetimi ülke yönetiminin aynasıdır
Başlayan İBB davasındaki mahkeme yönetimi ülke yönetiminin aynası durumunda. Ülke Saray rejimi tarafından nasıl yönetiliyorsa, mahkeme de öyle yönetiliyor. Mahkeme bu yönetimin dört duvar arasına sıkıştırılmış minyatür bir örneği durumunda. Hukukun egemen olması gereken yerde hukuk ayaklar altında, keyfiyetin olmaması yerde keyfiyet dorukta, polisin, jandarmanın olmaması gerektiği yerde emir komuta yürürlükte, tutuklular henüz sanık aşamasındayken onlara hüküm giymiş mahkumlar gibi davranma olağan durum halinde, tutuksuz yargılama gerekirken tutukluluğun baskı aracı olarak kullanılması zirvede. Buradan adalet çıkar mı? Hakimlerin adil ve vicdani kanaatle davranması beklenebilir mi? Bu konularda olumlu bir beklenti içine girmek için aşırı bir iyimserlik taşımak gerekir. Ama diktatörlük mahkemelerinden bu beklenemez, beklenmemelidir. Çünkü bu tür mahkemeler olağan burjuva hukukunun sınırlarını aşan ve onu yok sayan mahkemelerdir.
Hukukçu değilim ve burada yazacaklarımın hukukla bir ilgisi bulunmuyor. Ama bu davada ilk tutuklamalardan bu yana geçen sürecin hukuki olduğunu iddia edecek kaç tane uzman hukukçu var bu da elbette tartışılması gereken bir sorun. Dava doğrudan ve bütünüyle siyasi bir dava ve bu tür davalar ancak diktatörlük rejimlerinde görülüyor. Bu tür davaların temel bir özelliği de yargılananların aslında onları yargılanmak üzere mahkeme önüne çıkaran irade ile hesaplaşmaları ve onu yargılamalarıdır. Bu nedenle bu tür mahkemelerin vereceği kararların ne hukuki geçerliliği ne de tarih önünde bir haklılığı bulunmaz. Bu durumun en fazla farkında olan da tüm bu operasyonları gerçekleştiren iktidardır. O kadar farkındadır ki, yargılamayı “Sanıkların siyasi şov yaptıkları” gerekçesiyle kamuoyuna kapatma adımlarını dahi atabilmeyi hesaplamaktadır.
Bütün bu durumlar elbette yargılananların kendilerine yöneltilen suçlamaları en küçük ayrıntılarına kadar yanıtlama ve onları somut delilleri ile çürütme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Bu savunma ne kadar güçlü ve iddiaları boşa düşüren nitelikte olursa, yargılamaların politik niteliği o kadar belirginleşmiş ve teşhir edilmiş olur. Bu nedenle bu tür yargılamalara karşı mücadele etmek sadece sanıkların mahkeme önündeki tutumları ile sınırlanamaz. Onlar politik bir hareketin -bu durumda ana muhalefet partisi CHP’nin- mensuplarıdır ve yargılanmaları, onların kişiliklerinden, görevlerinden bağımsız olarak ülkede verilmekte olan demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumdadır.
Bunun anlamı, demokrasi ve özgürlük isteyen güçlerin tüm yargılanma sürecini iktidarın yargılanması ve mahkum edilmesi, onunla hesaplaşılması, diktatörlüğün geriletilmesi ve yıkılması mücadelesinin konusu haline getirmeyi başarabilmeleridir. Artık demokrasinin tüm sorunları, halkın içine itildiği açlık, yoksulluk ve işsizliğin tüm yönleri, ülkenin dış politikasının ana çizgilerinin ülke halkının anlayacağı ve kavrayabileceği biçimde eskisinden daha fazla ve yaygın bir biçimde teşhir edilmek zorundadır. Yani bu artık topyekûn politik bir hesaplaşmadır ve ne mahkeme duvarları arasına ne de sadece hukuk alanına ne de CHP’nin politik çizgisine ve tutumuna hapsedilebilir. Elbette hukukçular görevini yapmalıdır, ama politik mücadeleyi yürütenler de perspektiflerini geniş bir alana doğru genişletmeli, işçi sınıfını ve geniş halk kitlelerini harekete geçirecek yol ve yöntemler üzerine kafa yormalı, etkin ve sonuç alıcı kitle eylemlerini örgütleme konusunda yetenek kazanmalı, politik ortamı iktidarla toptan hesaplaşmanın alanı haline getirmeyi başarabilmelidirler.
Saray rejiminin ulaşmak istediği gerici hedefler açık ve nettir. Ülkedeki demokratik muhalefeti etkisizleştirmek, onu parçalamak ve dağıtmak, dizginsiz bir diktatörlük kurmak. İşçi sınıfını ve diğer emekçi tabakaları açlığa ve yoksulluğa mahkum ederek, köle gibi çalıştırmanın ilk koşulu, ülkenin diri ve direnen güçlerini etkisiz hale getirmekten geçiyor. Yargılananların ve ana muhalefetin işçi ve emekçi yığınlarının sesi olup olmamasının burada bir önemi bulunmuyor. Çünkü asıl sorun dizginsiz bir diktatörlüğü egemen kılmak, ülkede yaprağın kımıldamadığı koşulları gerçekleştirmek, tüm halkı kölece yaşam koşullarına mahkum etmektir. Bunun ilk koşulu da muhalefeti sindirmek ve bastırmaktır.
İktidar uluslararası koşulları da kendi çıkarı için kullanma peşindedir. Bölgede İran’a karşı sürdürülen emperyalist ve siyonist saldırının ortaya çıkardığı koşullardan Saray rejiminin dış ve iç politikada azami kazanımla çıkma hedefi bulunuyor ve dış ve iç politika arasındaki bağlantılar bu nedenle iç gericiliğin örgütlenmesi yönünde daha etkin kullanılmaya çalışılıyor. Provokatif amaçlar taşıdığı ve kimler tarafından ateşlendiği belli olmayan İran füzeleri bahane edilerek ülkeye ABD emperyalizminin yönetimindeki askeri yığınak artırılıyor. Körfez’de darbe yiyen ABD radar sisteminin ve bu sistemin İran füzelerine karşı kullanılan ABD ve İsrail füzeleri ile bağlantısındaki zayıflık Malatya’ya Patriot yerleştirilerek kapatılmak isteniyor. Bunların İsrail’e atılan İran füzelerini vurmak için kullanılmayacağını kimse ileri süremez. Bununla birlikte “iç cephe” vurgusu yeniden güçlendirilerek halkın kendi çıkarlarının tam karşısında konumlanması isteniyor. Buna karşın işçi ve emekçi halkın kendi geleceğini kendi eline almasının zorunlu olduğunu kanıtlayan günler yaşanıyor. İç ve dış gericiliğe karşı bağımsızlığın savunulması, demokrasi, özgürlük ve barış mücadelesinin yükseltilmesi gereken günlerin içinde yaşıyoruz.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et