12 Mart 2026 00:02

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve bölgeyi saran ateş çemberi, sadece askeri bir gerilim değil, milyonlarca emekçiyi derinden sarsacak büyük bir ekonomik yıkım tehdidi olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye, doğrudan bir sıcak çatışmanın tarafı olmasa da dışa bağımlı ekonomik yapısı nedeniyle “savaş ekonomisi” ikliminin en ağır faturasını önümüzdeki aylarda ödemek zorunda kalabilir.

Türkiye’nin özellikle enerji alanında tamamen dışa bağımlı yapısı, mevcut savaş ortamında iğneden ipliğe her şeyin fiyatını yukarı çeken mekanizmayı çoktan harekete geçirdi. Söz konusu zincirleme etki, pazarda ya da markette satılan hemen her ürüne (özellikle gıda ürünlerine) fiyat artışı olarak yansımaya başladı. Savaşın uzaması halinde bu durumun, bir süredir etkisini hissettiren mutfaktaki yangını daha da körüklemesi kaçınılmaz olacak.

Savaş ekonomisinin, halkın cebinden alınan kaynağın sermayeye ve savunma sanayisine aktarıldığı devasa bir yeniden dağıtım mekanizması olduğunu herkes biliyor. Fiyatlar yükselirken ücretlerin aynı hızda artmaması, halkın cebindeki paranın alım gücünün sürekli düşmesi, gizli bir vergi türü olarak “enflasyon vergisi”nin devreye girmesine neden oluyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist müdahalesinin dünya ekonomisinde ilk günden itibaren yarattığı çok boyutlu yıkıma rağmen, dünyada ve Türkiye’de sendika ve emek örgütlerinin içine gömüldüğü sessizlik ve tepkisizlik durumu dikkat çekici. Özellikle Türkiye’de üyelerinin alım gücü yüksek enflasyon ve artan hayat pahalılığı ile buharlaşırken sesini çıkarmayan sendikaların böylesi durumlarda büründüğü “pasif izleyici” haline anlam vermek mümkün değil.

Türkiye’de yıllardır gündem olan “Savaşa değil, halka bütçe!” sloganı sadece bir barış çağrısı değil, aynı zamanda emekçilerin sofrasındaki ekmeğin küçülmesini engellemeyi hedefleyen önemli bir çağrı olarak görüldü ve özellikle bütçe yapım süreçlerinde sık sık gündeme getirildi.

Savaşların en çok emekçileri ve yoksul halkı olumsuz etkilediği biliniyor. Buna rağmen İran’a yönelik emperyalist müdahale karşısında emek örgütlerinin yeterli tepki (Yazılı açıklama yapmak dışında) göstermemesi dikkat çekici.

Türkiye’nin hemen yanı başında yaşananlara karşı örgütlü emeğin itirazlarının gündem olmaması halinde ileride daha derin bir yoksulluk, demokratik hakların kaybı ve savaş koşullarını fırsata çevirmeye çalışan sermaye kârları kalacak. Bugünlerde sık sık dillendirilen “beka” ve “milli çıkar” söylemi ise muhtemel hak gasplarının üzerini örten etkili bir kılıf olacak.

Bugün savaşın yarattığı karanlık gölgeye sığınarak sessiz ve tepkisiz kalmayı tercih edenler, yarın karşılarında savaşın ekonomiye maliyetini karşılamak için çıkarılacak yeni bir “ekonomik tedbir paketi” bulabilir. Emek örgütleri açısından bugün yaşanan sessizliğin yarın daha fazla yoksulluk, daha derin bir güvencesizlik ve daha da sertleşmiş bir baskı rejimi olarak geri dönmesi şaşırtıcı olmaz.

Türkiye’deki sendikal sessizlik, sadece bir eylemsizlik hali olarak değil, aynı zamanda emekçilerin en temel haklarının savaş mekanizmasına kurban edilmesi ihtimalinin yeterince dikkate alınmaması olarak da değerlendirilebilir. Oysa savaşın devam etmesi halinde, başta enerji fiyatları olmak üzere, oluşacak maliyetin önümüzdeki dönemde doğrudan emekçilerin cebinden çıkacağı gün gibi ortada. Bu nedenle bugün susmanın, yarın büyük bir ekonomik enkaz altında kalmayı kabul etmekle aynı anlama geleceğini unutmamak gerekiyor.

Erkan Aydoğanoğlu

Savaşın gölgesi
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et