Sosyalizmini kaybetmiş bir dünyanın çığlığı
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının dördüncü gününde, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) Genel Direktörü Rafael Mariano Grossi’nin, NBC News’e yaptığı açıklamada, İran’da “nükleer silah üretmeye yönelik sistematik ve yapılandırılmış bir programa dair unsurlar” tespit edemediklerini söylemesi hiç şaşırtıcı olmamıştı. Zira, 23 yıl önce de Irak’ın elinde kitle imla silahı olduğuna dair kanıt bulunmadığı 1200 denetçiden oluşan ekibin hazırladığı raporla teyit edilmiş olması ABD’nin Irak’ı işgaline engel olamamıştı. Bugün İran’a saldırı için de ‘nükleer silah’ kapasitesine dair iddiaların, kanıtlanıp kanıtlanmaması çok da önemli olmayan bir gerekçe durumundaydı.
Aynı şekilde İran’a saldırının sekizinci gününde ABD’de Ulusal İstihbarat Konseyinin hazırladığı gizli bir raporun, İran’a yönelik gerçekleştirilecek daha büyük ölçekli saldırıların bile İran’ın yerleşik askeri ve dini yönetimini devirmesinin olası olmadığını ortaya koymuş olması şaşırtıcı olmadı. Washington Post’un raporun içeriğine aşina üç kaynağa dayandırdığı haberinde, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlayan saldırılarından yaklaşık bir hafta önce tamamlandığı belirtiliyor.
İran’a önceki saldırılarda olduğu gibi yine diplomatik müzakere süreci devam ederken saldırıldı. İsrail ve ABD bu müzakere sürecini bir yandan dünyaya, ‘Diplomasi süreci işlettik ama istediğimiz sonucu alamadık’ demek için, diğer yandan da kendileri açısından uygun saldırı zamanlamasına kadar hazıklıklarını tamamlamak için kullandılar. Hamaney öldürülse dahi bunun İran’da hızlı bir çöküşü getirmeyeceği ve böyle bir saldırının muhalefeti birleştirerek rejime karşı harekete geçirici bir sonuç doğuramayacağına dair istihbarat raporuna rağmen saldırının düğmesine basıldı.
Netanyahu ve Trump için saldırıdan vazgeçmemenin her ortak hem ayrı ayrı nedenleri vardı. Her ikisi de kendi iç kamuoylarında yaşadıkları sıkışma nedeniyle, pazarlayacakları önemli bir başarı hikayesine ihtiyaç duyuyordu. Netanyahu açısından diğer bir neden de, İran dize getirilmeden, Gazze’den başlayarak Hizbullah, Lübnan ve Suriye’ye dönük hedeflerin gerçekleştirilmiş olması yeterli değildi. İran’daki rejim ayakta olduğu sürece Netanyahu liderliğinin türlü riskleri göze alarak gerdiği yayın dönüp kendisini vurması gibi bir ihtimal hep olasıydı.
ABD açısından önemli bir başka neden ise, silah tekellerinin yeni pazarlar bulmak, talep üretmek için piyasayı canlı tutma ihtiyacıydı. İran’a saldırıların ilk gününde 175 öğrencinin öldürüldüğü Minab’daki kız ilkokuluna saldırıyı ABD’nin gerçekleştirdiğinin NYT ve Reuters’in haberleriyle teyit edildiğini bu noktada hatırlatmadan geçmeyelim.
Öte yandan, devasa silah teknolojilerine ve ona eşlik eden psikolojik savaş tekniklerine rağmen, İran’da halklar nezdinde yıpranmış olan rejimin şu ana kadar yıkılamaması bir başka gerçeği hatırlatıyor. İran tarihinde ABD ve İngilizlerin tezgahlarıyla başarıya ulaşan darbe vardır ancak Kaddafi’nin ABD işgali sonrası kendi ülkesinde linç ettirilmesi gibi bir örnek yoktur.
Tüm bunlarla birlikte gelinen aşama Trump’ın, ‘Pervasız bir güç kullanımı, doğru bir hegemonya tekniği midir?’ sorusuna yanıt üretmekte zorlandığı bir süreçtir. Bu kadar büyük savaş maliyeti ve güç gösterisinden sonra, Trump’ın, İran yönetimini, sahip olduğu petrol, doğal gaz ve değerli madenler üzerinde ABD nüfuzuna ikna etmeden durması zor görünüyor. Tüm bunlara, önümüzdeki 50 yılın enerji kaynakları ve yolları açısından kritik önem taşıyan Doğu Akdeniz’deki hegemonya savaşlarının dayattığı zorlamaları da ekleyin.
İsrail’in bölgesel hesapları ve ABD’nin kapitalist, emperyalist çıkarları açısından İran’a dönük saldırıların motivasyon kaynakları temel hatlarıyla böyle özetlenebilir. Ancak dünyamız açısından tüm bunların örtemeyeceği bir gerçek daha var: Sosyalizmin varlığıyla belirlenen güç dengelerinden yoksun olan bir dünya, çivisini kaybetmiş dünyadır. Ve Lenin’in dediği gibi, savaşların kaçınılmaz olduğu bir çağdır bu. Kapitalizm içine düştüğü krizlerden çıkmak ve büyüme dinamiği açısından makinesini yağlamak için savaşları ve savaşlara koşut olarak büyüyen ‘savunma sanayisi’ adı altında makulleştirilmeye çalışılan savaş sanayisini bir imkan olarak görüyor.
Böyle bir dünya Epsteingiller için tatlı bir dünya olabilir. Ancak insanlığın bugününü ve geleceğini kabusa çeviren, kan ve yıkım dolu bu savaşlar sarmalı, sizin aklınıza Norveçli Ressam Edvard Munch’un ünlü tablosu Çığlık’taki ıstırap çeken yüzü getirmiyor mu?
Evrensel'i Takip Et