Saldırı altındaki belediyeler ve tarihsel arka planın önemi
Roubaix Belediye Meclisi 5 Ağustos 1946’da olağan bir oturum için toplanmıştı. Fransa’nın kuzeybatısında bir tekstil merkezi olan şehir faşist işgalden kurtulalı aşağı yukarı iki yıl olmuştu. Belediye sosyalistler ve komünistlerden oluşan bir koalisyon tarafından yönetiliyordu. Ancak bu sıradan oturumda, sert bir tartışma yaşandı. Komünist Belediye Meclisi Üyesi Eugene Doyen söz aldı ve görevdeki sosyalist Belediye Başkanı Victor Provo’yu Nazi iş birlikçisi olmakla suçladı.
Başkan Provo ilk olarak 1942’de Nazi kuklası Vichy yönetimi tarafından atanmış, 1945’te seçilerek görevine devam etmişti. Komünist Meclis Üyesi Doyen’e göre Provo antifaşist direnişe aktif destek vermemişti. Hatta işgalci Alman yönetimine zorla çalıştırılmak üzere başka ülkelere gönderilebilecek Fransız yurttaşlarının listesini sunmuştu. Meclis oturumu sırasında kalabalık bir dinleyici kitlesi salondaydı. Doyen’in konuşmasını alkışlayanlar olduğu gibi protesto edenler de oldu.
Başkan Provo verdiği yanıtta, Alman işgali sırasında şehri yeraltı direnişiyle temas halinde yönettiğini, direnişçileri desteklediğini ifade etti. Bu stratejiyi kendisinden önceki sosyalist Belediye Başkanı Jean Lebas’tan devraldığını söyledi. Lebas bu iddiayı doğrulayacak durumda değildi, bir Alman zindanında öleli çok olmuştu. Bu olay, şehir yönetimindeki sol koalisyonun çöküşünü beraberinde getirdi. Birkaç hafta sonra belediye başkanı, komünist belediye meclisi üyelerini görevden aldı. 12 Ağustos 1946 tarihinde tutulan tutanakta şehir sakinlerinin çoğunluğunun Başkan Provo’yu desteklemeye devam ettiği sonucuna varıldığı yer aldı.
* * *
Tarihçi Nico Wouters, “Nazi İşgali Altındaki Belçika, Hollanda ve Fransa’da Belediye Başkanlarının İşbirliği 1938-46” (Mayoral Collaboration under Nazi Occupation in Belgium, the Netherlands and France, 1938-46) başlıklı kitabında, Nazilerin aynı anda işgal ettiği bu üç ülkedeki belediye başkanlarının savaş sırasında aldıkları tutumu ve iş birliği düzeylerini inceliyor. Büyük şehirler yanında, küçük yerleşim birimlerinin belediye başkanlarını da kapsamına alan bu çalışmada, işgal yönetimleriyle ilişkilenme biçimlerinin dökümü yer alıyor.
Uzun bir dönemin arşiv verisi incelenerek yapılan araştırmada, belediye başkanlarının işgalciler ile halk arasında ara buluculuk yapmak, kişisel meşruiyetlerini korumak ve yerel mutabakat oluşturmak amacıyla yaptığı iş birliğinin, giderek nasıl Nazi kontrolü ve baskısının araçlarına dönüştürüldüğü ortaya konuluyor. Wouters kitabında, gıda temini, kamu düzeni ve güvenliği, zorunlu çalışma, antifaşist direnişin bastırılması ve Yahudilere yapılan zulüm gibi konular üzerinden Nazi işgali sırasındaki iş birlikçilik ve uzlaşma pratiklerini araştırırken, ortaya çıkan ayrımların nedenlerini sorguluyor.
Wouters’ın karşılaştırmalı yaklaşımı, Belçika, Hollanda ve Fransa’nın siyasal kültüründeki farklılıkların işgal sırasında siyasal ve toplumsal ilişkileri nasıl etkilediğine dair sonuçlar çıkarmasına imkan sağlıyor. Bunu yaparken işgalci yöneticiler, yerel yönetici seçkinler ve yerel toplumlar arasındaki karmaşık etkileşimlere ışık tutuyor. Bu etkileşimlerin nasıl önceki dönemlerin mirası üzerinde şekillendiğinin altını çiziyor. Belki bunlardan daha önemlisi, savaş ortamında ve işgal altında olmanın bir ülkenin siyasal kültürünü ve karakteristik özelliklerini nasıl görünür hale getirdiğini başarıyla yansıtıyor.
* * *
Ülkemizin içinden geçtiği baskı döneminde, başka birçok konuda olduğu gibi rant düzeninin çürüttüğü yerel yönetimleri de ne yazık ki dar bir biçimde isimler ve parti kimlikleri üzerinden tartışıyoruz. Yapılan yüzeysel değerlendirmeler belediyelerde partiler değişse de sabit kalan yönetim biçimlerini, ihale düzenlerini, şişkin kadroları ve kaynak israfını anlamaya yetmiyor.
Yukarıda özetlediğimiz Nico Wouters’in 2. Dünya Savaşı yıllarını kapsayan çalışmasının ışığında, dünyada ve ülkemizde verili düzenin sınırlarını zorlayarak, belediyeciliğin halktan yana yapılabileceğini de gösteren uygulamaları hatırlamanın ötesinde sürekli gündemde tutmak gerekiyor. Öncelikle Fikri Sönmez’in Fatsa’da, Aydın Erten’in İzmir Gültepe’de, Osman Özgüven’in Dikili’de, daha yakın tarihte Fatih Maçoğlu’nun Ovacık’ta yaptığı belediyeciliği anlamak ve bıkmadan ısrarla anlatmak bir ödev olarak önümüzde duruyor. Sermaye ile iş birliği yapmayı reddedip içme-kullanma suyunun özelleştirilmesine karşı mücadele eden ve kazanan Lodz (Polonya), Debrecen (Macaristan), Malmö (İsveç), Tucuman (Arjantin), Montreal (Kanada), Cochabamba (Bolivya), Potsdam (Almanya), Grenoble (Fransa) Nkonkobe (Güney Afrika), Katmandu (Nepal), Paris (Fransa) kentlerini unutmamak, kent halkı ve yönetimlerini örnek almak, sermayenin kamu kaynaklarına yönelik saldırılarına karşı başlatılan her direnişi desteklemek gerekiyor.
Türkiye’deki belediyeciliğin gelişimini kötürüm eden tarihsel eğilimlerle yüzleşmek kaçınılmaz bir zorunluluk. Belediyecilik pratiklerinin, belediyelerin sınıfsal bir mücadele alanı olduğu akıldan çıkarılmadan, kentsel emekçi sınıfların toplumsal bir özne olduğu unutulmadan, devrimci öncelikler etrafında ve güncel sığlığı aşan bir biçimde ele alınması gerekiyor.
Evrensel'i Takip Et