20 Şubat 2026 00:11

Berlinale, Aynı Yağmur Altında ve kültürel hegemonya

Julie Taymor’un yönettiği 2002 tarihli “Frida” filminde ibretlik bir bölüm vardır. Frida’nın eşi Büyük Ressam Diego Rivera, ABD’de bulundukları sırada ülkenin en zengin ailelerinden Rockefellerların oğlu Nelson tarafından holding binasının girişine bir resim yapmak üzere davet edilir. Rivara, resmin eskizlerini önden gösterir ancak çizerken Lenin’in de aralarında yer aldığı sosyalizmin önderlerini de bir köşeye sıkıştırır. Nelson bu tavrı ve Lenin’i babasına açıklamakta zorlanacağını ve resmin o bölümünü değiştirmesini talep eder. Rivera’nın “Prensiplerime aykırı” şeklinde cevap vermesi üzerine Nelson, “Aslında, partilerimize gelip masamızda yemek yiyerek prensiplerini çoktan esnettin” diye cevap verir. Rivera yine de resmin duvarda kalacağını ummaktadır. “Yıkacak halleri yok ya” diye düşünür. Ama öyle olmaz, Nelson holding binasına gelir Rivera’ya çekini verir ve görevden alındığını söyler. Rivera bir umut “Bu benim resmim” diye çıkışır. Nelson Rockefeller’ın cevabı sınıfsal olduğu kadar tarihidir: “Duvar da benim!”

Filmde anılan bu gerçek hadisenin geçtiği 1930’ların başındaki kadar kalın çizgilerle ayrılıyor olsaydı keşke sermaye/sanat/ sanatçı arasındaki dinamik. Hayli zamandır çok daha karmaşık, iç içe geçmiş durumda. Sermaye artık sanatçıdan eserini kendisi için istemiyor, üretim ve gösterim zeminini de kontrol ediyor. Yine de karmakarışık gibi görünen bu ilişkiler ağına rağmen tarihsel gerçek hiç değişmiyor: Son sözü mekanın sahibi söylüyor. Üstelik artık, sanatın/ sanatçının hangi sözü söyleyip söyleyemeyeceğine dair atmosferi de o yaratıyor.

‘Hayli politik bir festival Berlinale!’

Bir haftadır Berlin Film Festivali’nde yaşanan tartışmaları takip ediyoruz. Jüri Başkanı Wim Wenders’in festivalin İsrail’in Gazze’deki soykırımına yönelik tutumu ve sessizliği sorulduğunda verdiği “Sanat siyasetle ilgilenmesin” cevabıyla başladı tartışma. Ve tepkiler gecikmedi. Bu tür tepkiler hiçbir şeye yaramasalar bile bu organizasyonların arsızlıklarına bir sınır çizmek açısından önemli! Çok yazıldı çizildi, ama kısa bir tekrara mecburuz. Berlinale yönetiminin son yıllarda Ukrayna ve İran’da olup bitenlere karşı aktif politik tutumundan dolayı ikiyüzlü bir tavır içinde olduğu ifade ediliyor. Not düşelim bizde. Hele de üç yıl önce açılışta Zelenskiy’nin konuştuğu, Ukrayna elçisinin takdis edildiği düşünülürse hayli politik bir festival Berlinale!

Berlinale Film Festivali Juri Başkanı Wim Wenders

Berlinale Film Festivali Juri Başkanı Wim Wenders

‘Müesses nizama karşı biriken öfke’

Peki festival yönetimi geride kalan son iki yılda çok daha arsızca hareket ettiği halde, fazla tatsızlık çıkmadan kotarılan festival bu yıl neden kaynadı? Belli ki “Sanat siyasetten bağımsızdır” söylemi, küresel kriz dönemlerinde sürdürülebilir olmaktan çıkabiliyor. Donald Trump’ın yeniden başkan olmasıyla hızlandırdığı küresel kriz, dünyayı yeniden şekillendirmekle kalmıyor, bir savaşın eşiğine de taşıyor. Bu da söz söyleme aciliyetini beraberinde getiriyor. Bu aciliyet yalnızca festivalin bu yılki bileşenlerini kapsamıyor üstelik, sinema kamuoyu da festivalin alamadığı tutumu sinemacıların alması yönünde bir tazyik oluşturuyor. Wenders’in açıklamasının ardından festival içinde ve dışında oluşan söylem, eylem ve tepkilerin önemli bir kısmının bu tazyik sonucunda ortaya çıktığını not etmek gerek.   Hintli Yazar ve aktivist Arundhati Roy’un festivale katılmaktan vazgeçmesi, Emin Alper’in kürsüden İsrail’in Gazze soykırımını hatırlatması, Javier Bardem ve Tilda Swinton gibi film insanlarının da yer aldığı ortak bildiri sadece festivale değil, müesses nizama karşı biriken öfkenin içeriye yansıyan sonuçları. Bu tepkilerin olumlu bir sonucunun da “Sanatın siyasetten ayrılamayacağı” metaforunun sanat festivalinden Hollywood starlarına uzanan bir hatta kabul görmüş olması denilebilir ki, az şey değil!

Ama bu çıkışlardan film festivali ya da giderek sanat dünyası rejimini değiştirecek gelişmeler beklemek saflık olacaktır. Çünkü Berlin Film Festivali ve benzerleri yalnızca oradaki karar verici birkaç elit tarafından yönetilmiyor. Bu elitlerin temsil ettikleri bir konsensüs var. Bu tür büyük festivaller merkezi ve yerel yönetimlerin yanı sıra küresel finans kuruluşları, otomotiv- kozmetik- hava yolu vb. devleri, teknoloji şirketleri ve küresel yayın platformları tarafından destekleniyor. Berlin dışındaki büyük festivallerde de Gazze konusunda dişe dokunur bir tavır alınmadığı düşünülürse, bir an için merkezi ve yerel yönetimlerin dahlini kenara bırakalım. Bu festivallere destek olan şirketlerin önemli bir kısmı, İsrail’de doğrudan yatırımlara sahip, küresel savunma, teknoloji ve altyapı zincirlerinin parçası ve ABD ve Avrupa’nın dış politika eksenine entegre olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla festivalin yöneticileri açısından mesele yalnızca etik değil, aynı zamanda risk yönetimi meselesi! Sponsor kaybı, kamu fonlarında kesinti, politik baskı, sinema fonu desteklerini kaybetme endişesi, medya eleştirileri vb. tehlikelerine karşı ‘Festivali koruma’ adı altında yürütülüyor her şey. 1930’lardaki gibi insanların karşısına çıkıp “Duvar benim” demiyor artık mekanın sahipleri. Güç bahşettikleri elitler aracılığıyla yapıyorlar bunu.

‘Sanat sansürle değil, konforla ölür’

Ama bu festivallerin ‘elit’ mertebesine yükselttiği sadece yöneticileri değil. Zaten asıl sorun da burada başlıyor. Parçası olma lütfunu bahşettikleri sinemacılar da ‘elit’ bir mertebeye yükseliyor! Seyirciyle ve zayıf düşmüş sol/sosyalist ideolojiyle bağları zayıflamış ‘sanat sineması’ son yirmi yılda kendisini ifade edebileceği tek alan olarak festivallere sıkıştı kaldı. Bu durum sinemacılardan çok festivalleri yüceltirken, belli festivallere (Cannes, Berlin, Venedik vb.) düzenli olarak kabul almak bir tür ‘elit sinemacı’ statüsü kazandırdı yönetmenlere. Bu durum bir filmin hem üretim koşullarının oluşturulması hem de gösterim olanaklarının yaratılması konularında festivallerin giderek güç sahibi olduğu bir yapı ortaya çıkardı. Bugün başta Berlin Film Festivali bahsinde vazgeçilemeyen, boykot çağrılarına kulak tıkanmasına neden olan şey bu ağın, formun dışına düşme endişesidir! Festival süresince sinemacıların yaptıkları açıklamalar önemli fakat günün sonunda onların sanatçılık, festivalin ise “kapsayıcılık” hanesine puan kazandırır. “Sinemanın siyasetten ayrı düşünülemeyeceği” fikri festival öncesinde güçlü biçimde ve boykot dahil çeşitli yaptırım başlıklarıyla dile getirilseydi, sinemanın kaybedeceği şey birkaç küresel şirketin sponsorluğu olurdu, ki kazanım bile sayılabilir!

Bitirirken, ATV’de ekrana gelen “Aynı Yağmur Altında” dizisinin yarattığı tartışmaya değinerek yerli ve milli alana da bakalım. Seküler bir ailenin inançlı bir aileye yemek davetinde domuz eti ikram etmesine dair tartışma türlü biçimlerde ele alınmayı hak ediyor, alınıyor da. Fikret Kuşkan ve Levent Ülgen gibi oyuncuların bu sahnede yer almaları hayal kırıklığı yaratmış. İki oyuncu için bu hisler çok anlaşılabilir. Ama kültürel hegemonya tam da böyle kuruluyor. Parçası olduğunuz şeyin, sonuçlarını göremez hale gelirsiniz. Ya artık onun bir parçasısınızdır ya da sahip olduklarınızdan vazgeçmek korkutur!

Lara Kamhi, birkaç gün önce Berlinale’den yola çıkarak yaptığı bir sosyal medya paylaşımında “Sanat sansürle değil, konforla ölür” diyordu. Tam yerine denk geldi buraya da alalım. İster Berlin’de yüksek, ister ATV’de popüler kültürün parçası olun. İkisi de konforlu, ikisi de politik. Duvarı boyadığını düşünenler, kim olduğunu görmedikleri için bir sahibi yok sanıyorlar!

Şenay Aydemir

Berlinale, Aynı Yağmur Altında ve kültürel hegemonya
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et