Onlar yiyor, milyonlarca yoksul yutkunuyor
Günde üç öğün, sofralar tamtakır. Ramazan yaklaşırken herkes sofrasına ne koyacağını düşünüyor. Çünkü ramazan, aynı zamanda her şeyin zamlandığı aydır. Orta vadeli program (OVP) ile “Almazlarsa talep düşer, talep düşünce enflasyon da düşer,” diyerek düşük ücret dayatan Saray rejiminin başı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın böylesi dertleri yok. O, yine akşam yatmadan önce Medine hurması, manda yoğurdu ve kestane balı yiyecek. Tenceresinde et kaynatan küçük bir azınlık; sofrasında dert kaynatan, açlıktan beli bükülen büyük bir çoğunluğun sırtına basarak sefasını sürüyor.
Yeterli ve sağlıklı gıdaya erişim aynı zamanda bir insan hakkıdır ve bu hakkın kullanılması da devletlerin görevi olarak insan hakları sözleşmelerine kadar girmiş bir konudur. Silolar buğday, depolar un dolu. Soğuk hava depoları narenciye, depolar meyve suyu dolu. Buzhaneler kesilmiş hayvan, kasap ve market reyonları et dolu. Yeterli gıda var. Hatta yetmeyeni de fazlasıyla ithal ederek depolara, raflara, reyonlara dolduruyorlar. Etten buğdaya, mısırdan ayçiçeğine ve yağına, soyadan mercimeğe ve nohuda kadar her şey ithal ediliyor. “Şu yok,” diyecek bir şey yok. Bizim canımızdan can çekilirken aracısı, tüccarı, ithalatçısı; alıp satıp ekonomilerine can veriyorlar. Cumhurbaşkanı ve avenesinin “Bizden önce yoktu,” dedikleri traktör ve buzdolabı vardı da (Cumhurbaşkanı davetlerinde yedirilen) ejder meyvesi yoktu. Onu da AKP iktidarıyla gördük. Dün, var olanı kısmen de olsa alabiliyorduk. Bugün her şey var ve çok; fakat ulaşıp hiçbir şey alamıyoruz.
Dünya gıda enflasyonu sıralamasında Güney Sudan, İran, Malavi ve Haiti’den sonra Türkiye beşinci sırada. Bolivya, Arjantin, Burundi, Lübnan, Angola, Kazakistan, Ukrayna ve Nijerya’nın bile gıda enflasyonu Türkiye’den daha düşük.
Tarladan sofraya gıda zincirinde ne köylü ve tarım gözetiliyor ne de işçi ve emekçiler. Gıda fiyatlarının artışı konuşuluyor ama tarım ürünlerinde girdi maliyetleri artışı konuşulmuyor. Oysaki akaryakıttan gübreye, ilaçtan fideye kadar tarım üretiminin tüm girdileri ürünün fiyatına etki ediyor. Maliyeti artan ürünün fiyatı da artıyor ve bu da enflasyon olarak karşımıza çıkıyor.
Tarladan tabağa gıda zincirinde, zincirin en tombul halkalarından biri aracılar ve tüccarlar iken bir diğeri de zincir marketler oldu. Ekmede yoklar, biçmede yoklar ama yemeğe ortaklar. Emeği köylü çekiyor; parayı aracılar, tüccarlar ve zincir marketler kazanıyor. Çünkü ürünün fiyatını onlar belirliyorlar. Onun için yaz aylarında köylünün 1 liraya sattığı karpuzu markette 15 liraya satın aldık. Mandalinayı köylü 1 liraya satarken, markette 35 ile 55 lira arasında alıyoruz. Köylünün 2 liraya sattığı marulun fiyatı 60 liraya kadar çıktı. Artan üretim maliyetleri karşısında girdi maliyetleri düşürülmediği gibi, borçla üreten köylüye destek de yetersiz. Köylü ucuza satıyor; işçi ve emekçiler olarak pahalıya tüketiyoruz. Karpuzu dilimle yedik; eti gramla, meyveyi taneyle alıyoruz. Yazın yaz meyvesine, kışın kış meyvesine hasretiz. Raflarda, reyonlarda her şey var ama alamıyoruz. Buna bir de ücretlerin düşük tutulması eklenip alım gücü daha da azalınca, işçilerin ve emekçilerin mutfağındaki enflasyon daha da artıyor.
Gıda fiyatları arttıkça gıda ürünlerinde sahtecilik, taklit ve tağşiş (mevzuata aykırı üretim) artıyor. Çünkü artan fiyatlar karşısında daha ucuzunu bulmaya çalışan işçi ve emekçilerin önüne, “Arılara bile güvenmedik, balı kendimiz yaptık,” denilen eski bir reklam gibi ucuz ama kalitesiz ve sağlıksız pek çok ürün konuluyor. Mahalle marketlerinde ve pazar tezgahlarının bir köşesinde satılan, çürümeye yüz tutmuş domatesler, erimeye başlamış salatalıklar, içine sakatat katılmış kıymalar düşük fiyattan işçi ve emekçilerin önüne konuluyor. Sağlıklı kalmak için yemeye çalıştığımız pek çok gıda ile sağlığımızı kaybedecek duruma geliyoruz.
Ülkede yapılan harcamaların yüzde 50’sini en zengin yüzde 10, yani 8.5 milyon kişi yapıyor. Bu tabaka için marul 60 değil 600, mandalina 55 değil 550, et 800 değil 8 bin lira olsa da bir önemi yok. Biriktirdikleri korkunç servetleri ile 24 saat et yeseler ceplerine dokunmaz. Kilosu 75 lira olan domatesi tane ile almayı hesaplarken, 20 bin lira olan maaşından kaç lira eksildiğini hesaplayan emekli Nedim Usta için 1 liralık artış bile onun enflasyonu olarak karşısına çıkıyor.
Aracıların, tüccarların, zincir marketlerin tarım ürünü fiyatı ve etiket belirleyiciliği ortadan kaldırılmazsa... Tarım destekleri artırılıp girdi maliyeti düşürülmezse... Azalan tarım üretimi desteklenerek artırılmazsa... İthalata değil, üretime destek olunmazsa... Ülke tarımı ve gıda üretimi üzerindeki tarım ve gıda tekellerinin egemenliğine son verilmezse... En önemlisi de işçi, emekçiler ve üretici köylüler insanca çalışma koşulları ve insanca yaşayacak bir gelire ulaşmazlarsa; ne üretici köylü emeğinin karşılığını alır ne de işçi ve emekçiler ucuz ve sağlıklı gıdaya ulaşır.
Bugün saraylardan “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler,” demiyorlar ama nasıl fakir yaşanacağını öğretmek için “Zeytini bir seferde yemeyin; iki, hatta üç defada ısırın,” diyorlar. Eti hayal edip kemik kaynatan emekliyle dalga geçer gibi “Tasarruf için kasaptan et almayın, bütün kuzu kestirin,” diyorlar. Onlar yiyor, milyonlarca yoksul yutkunuyor. Yutkunan milyonlarca yoksul, insanca bir yaşam için el ele verse; ne aç kalır ne de açıkta insan kalır.
Evrensel'i Takip Et