Bir ‘ekonomistin’ marifetleri
Biliyorsunuz, adam “ekonomist.” Sen nereden biliyorsun diye soracak olursanız, bizzat kendi söyledi. “Ben ekonomistim” sözü ona ait. “Faiz sebeptir, enflasyon sonuç” ve “Nas var nas, sana bana ne oluyor” tespitleri, kur korumalı mevduat kararları gibi uygulamalar ekonomistliğinin zirve noktalarıdır! Yaptıklarının sonuçları ise her geçen gün daha da ağırlaşarak işçi ve emekçi halkın yaşamını zindan etmeye devam ediyor. Ama bu yolda yürümeye kararlı görünüyor. Son aylarda iktidarının aldığı asgari ücret, en düşük emekli maaşı kararları ve yeni özelleştirme dalgasının başlayacağının ilan edilmesi bu kararlılığın son ama sonuncu olmayacak uygulamaları.
Bu ekonomistliğinin çok kesin bir sonucu oldu. İş birlikçileri dahil, büyük sermayenin önemli bir kesimi cirolarını ve kârlarını olağanüstü boyutlarda artırdılar, bu düzenli bir hale geldi, halkın ekonomisi ise sürekli bir kriz içinde aşağı yuvarlandı ve yuvarlanıyor. Ülkenin ekonomisini takip eden ekonomi bilimine saygılı bazı ekonomistler ‘Ülke neden bir kriz halini sürekli yaşıyor’ diye sorguluyorlar. Oysa ülke ekonomisinde bir kriz yok. Kriz olarak görünen gerçek halkın ekonomisinin düzenli ve sistematik olarak aşırı bir soyguna ve sömürüye tabi tutulması, bunun bir sistematiğe ve düzene bağlanması. Cengizlere, Koçlara, Sabancılara vb. kriz yok. Kriz işçiye, emekçiye, emekliye, gelecekleri karartılan gençlere ve çocuklara. Saray rejimi yönetiminde cumhuriyet tarihinde belki de ilk defa halkın bu denli aşırı soyguna ve sömürüye tabi tutulmasını hep birlikte yaşıyoruz, görüyoruz. Ulusal gelirin paylaşımına ilişkin rakamlar bu gerçeğin altını kalınca çiziyor.
Şimdi ‘Kardeşim zaten kapitalizmde yaşamıyor muyuz, işçi ve emekçi halk ne zaman sömürülmedi ve yoksullaşmadı ki’ diye yapılacak itirazları duyar gibi oluyorum. Haklılar! Bunu söylemelerinde yanlış bir şey yok. Bir diğeri de çıkıp ‘Ama kapitalist devletlerin hepsinde böyle bir düzen yok’ dese o da yanlış bir şey söylemiş olmaz. Ama bu açıklama ve yaklaşımların, neredeyse son beş yıldır işçi ve emekçi halkın sistematik bir şekilde aşırı soyguna ve sömürüye tabi tutulmasını, geçmişte ücreti ve maaşı kendine az çok yeterli olan kesimlerin hızla yoksulluğun içine itilmesini, üstelik durumlarının sürekli hale getirilmesini açıklamaya yetmediğinin de altını çizmek istiyoruz. Çünkü uygulanan ekonomi politikaları; tek tek meselelerde iktidarın aldığı kararlar büyük sermayenin birikim ve genişleme süreçlerini olağanüstü artıran, bunu ekonominin olağan işleyişi dışındaki yöntemlerle de destekleyen ve sistematiğe bağlayan vahşi bir düzenin kurulmuş olduğunu gösteriyor.
Öncesinde Türkiye ekonomisinin genelde şöyle işlediği kabul edilirdi: Krizler olur, birkaç yıl sıkıntı çekilir, krizin yükü işçi ve emekçi halkın sırtına yıkılır, yaşanan bu sıkıntılı birkaç yıldan sonra işler yine yavaş yavaş olağan haline döner, sömürü ve soygun sistemi tekrar normal rayına oturur ve eskisi gibi sürmeye devam eder. Artık ülke ekonomisi böyle işlemiyor. Uygulanan ekonomi politikaları bu döngüyü kırdı ve sömürü ve soygunu başka bir aşamaya taşıdı. Eski ile yenisi arasında ortak olan tek yan her ikisinin de kapitalizm zemininde yaşanması. Bu zeminin üzerinde ise iktidarın politik ve ekonomik tercihleri yükseliyor ve bu tercihler işçi ve emekçi halk için aşırı, soygunu ve sömürüyü sistematiğe bağlıyor.
Bu ekonomi politikaları işçi sınıfına ve emekçi halka bir nefeslenme molası tanımıyor, onlar için krizli yaşamı düzenli hale getiriyor. Uygulanan bu politikaların bazı örneklerini rakamlara boğmadan -bunu rakamlarla sergileyen değerli çalışmalar, araştırmalar var- şöyle kısaca özetlemek olanaklı: bağımlılık ilişkisinin bir sonucu olarak izlenen yüksek faiz ve kur politikaları, kâr garantili köprüler, yollar, tüneller, şehir hastaneleri, hava limanları, teşvik ve vergi afları, ülkenin dağının, toprağının ve suyunun rant ve soygun alanları olarak belirlenmesi, sürekli zamlar ve enflasyon yoluyla soygunun katmerleşmesi, düşük ücret ve maaş politikalarının zorla dayatılması, açlığın ve yoksulluğun sistematik hale getirilmesi, yaygınlaştırılması, kamu mallarının özel sermayeye peşkeş çekilmesinde bir sınır tanınmaması, küçük üretici ve köylülüğün sistematik yıkımı ve tüm bunların sonucu olarak geniş kesimlerin adeta Saray’ın “iyi niyetine, ulufe ve bahşişlerine” mahkum edilmesi. Gözü kulağı buradan gelecek haberde olan, oradan medet uman bir kitlenin yaratılmasına yönelik politikalar.
Durum buysa, çözüm ve çare nedir? Buna verilecek ilk yanıt elbette sömürü ve soygunun olağan sınırlarına dönmesi, görülen aşırılıkların budanması için mücadele etmek olamaz. CHP bazı yönleriyle böyle bir amaca sahiptir. Ama köklü bir dönüşüm olmadan, ülke ekonomisi faklı bir temel üzerinde yeniden inşa edilmeden bu sistemden çıkılamaz. Bu ülkenin gerçek sahipleri işçi ve emekçi halktır. Verilecek mücadele halkın çıkarlarını temel alan, onun önceliklerini ilk sıraya koyan, kamu yararına çalışan, tekelci kapitalizmi ve ülkenin bağımlılık ilişkilerini tasfiye eden halkçı ve eşitlikçi bir düzen, halkın egemen olduğu bir demokrasi için mücadeledir. Adalet ve İçişleri Bakanlığına yapılan son atamalar, Saray rejiminin var olan saldırılarını daha genel, daha organize ve daha şiddetli sürdüreceğinin işaretini anlaşılır bir biçimde verdi. Genel, birleşik ve doğrudan üretimi durduran mücadele biçimleri ve emekçi kitlelerin tüm araçları kullanan mücadelelere yönelmeleri daha da aciliyet kazandı.
Evrensel'i Takip Et