İliç’ten 2 yıl sonra, maden ve güvenlik
Bugün Erzincan İliç Çöpler Altın Madeninde, 9 işçinin milyonlarca metreküp siyanürlü toprağın altında kalarak öldüğü facianın ikinci yıl dönümü. SSR Mining ve Çalık Holdingin ortaklığında kurulan Anagold şirketinin işlettiği madenden toprağa, suya yayılan siyanürün ve ağır metallerin insan sağlığı ve doğa üzerinde uzun vadede yol açtığı ya da açacağı sorunların ise kaydı yok.
İliç faciası sonrasında açılan dava hâlâ sürüyor. Üç gün sonra yeni bir celse toplanacak. Şirketin kan parası teklif ederek susturmaya çalıştığı aileler geri çekilmediler ve zamana yayılmış mahkemenin bir an önce sonuçlanması, sorumluların cezalandırılması için mücadele ediyorlar.
İliç giderek yayılan sömürge madenciliğinin ilk faciası olmadığı gibi sonuncusu da olmayacak. Çünkü faciadan kısa bir süre sonra çıkarılan maden yasası, yerli-yabancı tekel ortaklıklarına her türlü devlet kolaylığını da sağlayarak peşin ruhsatlandırmayı yaptı. Nadir elementlerin bulunuşu bakımından Çin’den sonra ilk sıralarda yer aldığı varsayılan Türkiye’de, MTA’nın yaptığı sondajlarla nerede hangi madenin bulunduğunun haritası çıkarılıyor ve arazi müzayedeye çıkarılıyor. 2026 yılının ocak ayında 38 ilde 182 adet ve 115 bin hektar doğal alan ile şubat ayında 61 ilde 485 adet sahada 548 bin 696.07 hektar doğal alanın, maden şirketlerine ihale edileceği duyurulmuştu. Bu yıl için öngörülen ihale hedefi 1850. Bülent Ongun’un haberine göre; şirketlerden silinen vergi ise 82.5 milyar doları buluyor. Feragat edilen verginin telafisi büyük ölçüde dış krediden sağlanacak. Yani üstüne para vererek, borçlanarak ruhsat verilen maden şirketlerinin nazını, cefasını ve borcunu çekecek olan yine halk.
Savaş, uzay ve siber teknolojisinin gelişmesi, nadir elementlere bağımlılığı arttırdı. Çin ve ABD arasında dünya pazarlarına kimin hakim olacağı konusundaki rekabet, bu iki ülke çevresindeki ittifak güçlerini de silahlanmaya zorlayarak şiddetini artırdıkça 1 gram kıymetli metal, nadir element bulmak için önceden tespit edilen rezerv alanları altüst ediliyor. Kalkınma hedeflerini ve programlarını belirleyerek ülkelere uymaları gereken normları ‘yeşil dönüşüm’ gibi kulağa hoş gelen kavramlarla sunan uluslararası para kuruluşları ve G7, G8, G20 zirvelerinin yönlendirmesiyle bu normu orta vadeli kalkınma planının ekseni yapan Türkiye yönetimi, ortada yeşil namına bir şey bırakmayacak olan projelerle o müzayedeye çıkıyor. Yeşil dönüşüm gerçekte yeşilin tasfiyesi demek.
PKK’nin silahlandırılmasını ve tasfiyesini esas alan ‘süreç’in ve ABD ve Şam ile yapılan Rojava pazarlığının ön yüzünde ‘terörizme karşı güvenlik kaygısı’ varsa arka yüzünde dünya savaş sanayisine kemiksiz eklemlenme telaşı var. Erdoğan’ın ‘süreç’ başladıktan sonra bölgede yatırım yapmak için yabancı sermayeye güvenliğin sağlandığı kozunu kullanarak çağrı yapması boşuna değil. Maden şirketleri için arazi düzenleme çalışmasının en çok yapıldığı yerlerden biri tam da, daha önce ‘güvenlik sorunu’ haline getirilmiş olan bölge. İkincisi ise Trump’a yine bir pazarlık sonucunda açılan Eskişehir. Ama bu kadar değil, memleketin hiçbir yeri maden ve kıymetli elementler için kazılmaktan kurtulamıyor.
Öyle görünüyor ki vatanın, milletin bölünmezliğine dair içilen antlar ve ajitasyon, söz konusu maden tekelleri olduğunda milliyetçiliğin ve kırmızı çizgilerin berhava olduğu anlamına gelmiyor. Bu şirketlere verilen ucuz emek gücü garantisi, zeytinlikler ve tarım alanlarını tahrip etme izni, devlet garantileri, ÇED gerekli değildir notuyla verilen kararları revize etme kanallarının açılması ve yerli-yabancı ortaklıkların kuşatmaya aldıkları arazi için senyörlük hakkı yeterince bölücü sayılmıyor. Geçen yıl restore edilen maden yasası ile milli parkları, sulak alanları, sit alanlarını elden çıkaracak biçimde düzenlenmiş; ruhsat ve izin süreçleri yeniden planlanmıştı. Bürokrasi yeterince hızlı çalışıp maden izin başvurularına 3 ay içinde yanıt vermezse bir ay daha süre tanındıktan sonra izin verilmiş kabul ediliyor.
Gerçek güvenlik sorunu Türkiye’de maden tekellerinin faaliyeti olmuştur. İlgili bölgelerde ekolojik tahribat yaratan, yaşam alanlarını çökerten, ekili biçili arazilerle ormanların kıyımına yol açan, bunun sonucunda da halk sağlığı sorunuyla iç nüfus hareketlerini tetikleyen devasa kazı hareketinin yeni İliçlere yol açmaması düşünülemez bile. Facianın ardından iki yıldır sonuçlandırılmayan ve neredeyse soğumaya bırakılan davanın bir mesajı budur aslında. Diğeri Türkiye’nin dünyanın, her yerinden duman tüten bu karmakarışık halinde savaş sanayisine ağır bedellerle eklemlenmiştir.
Yıllarını ‘Yol yaptık, köprü yaptık’ övünmesiyle geçiren iktidar artık bu yol ve köprüleri satışa çıkararak özelleştirmeye kalkmışsa maden tekellerine sağlanan ayrıcalıklar yüzünden de boşalan hazinenin yükünün ne kadar ağır olduğu tahmin edilebilir. Enflasyon düşemez, ücretler artamaz, borç da bitmez.
Evrensel'i Takip Et