Nekropolitika ya da kim öle kim kala…
Hukukçu akademisyen Antonio Pele 2020 yılında kaleme aldığı kısa bir yazısında insan nüfusunun ölümle karşı karşıya bırakılma yoluyla ekonomik ve politik olarak yönetilmesinin küresel bir olgu haline geldiğini belirtiyor: Ona göre “savaşlar, soykırımlar, mülteci “krizi”, ekolojik yıkım, modern yoksulluk ve güvencesizleşme süreçleri, giderek artan sayıda bireyin doğrudan ve dolaylı olarak ölümle karşı karşıya bırakılma yoluyla nasıl yönetildiğini ortaya koymaktadır.”
Ege’nin, Akdeniz’in dili olsa da haykırsa Aylan bebeleri…
Pele’nin bu tespitinin arkasında kendisinin de ifade ettiği üzere Achille Mbembe’nin 2019’da İngilizceye çevrilen “Necropolitics- Nekropolitika” kitabı var. Mbembe, Necropolitics’te modern siyasal iktidarın artık yaşamı düzenleme ve üretme kapasitesiyle değil, ölümü örgütleme, dağıtma ve süreklileştirme yetisiyle tanımlandığını ileri sürüyor. Buradan hareketle geliştirdiği nekropolitika” ve “nekroiktidar” kavramlarını, iktidarın kimlerin yaşayacağına değil, kimlerin ölebilir, harcanabilir ya da “yaşayan ölü” olarak var olmaya mahkûm edilebilir olduğuna karar verme gücü olarak ifade ediyor. Ona göre modern siyaset yaşamın yönetimi olarak değil, yaşamın ölüm aracılığıyla yönetilmesi olarak yeniden düşünülmelidir. Bu, korkutucu ama yabana atılmaması, üzerinde düşünülmesi gereken bir tespittir.
Marksçı bir perspektiften bakıldığında, Mbembe’nin nekropolitika kavramsallaştırmasının, modern iktidarın ölüm üretme kapasitesini güçlü biçimde görünür kılmakla birlikte, bu kapasitenin hangi üretim ilişkileri, sınıfsal ilişkiler ve sermaye birikim süreçleri içinde ortaya çıktığını ikincil hale getirme riski taşıdığı söylenebilir. Bu nedenle Mbembe, ölümü egemenliğin asli tekniği olarak kavramsallaştırırken, şiddetin tarihsel olarak sermaye birikiminin içsel bir momenti olduğunu gösteren Marksçı çözümlemeden uzaklaştığını tespit etmek gerekir. Sonuçta ölüm, belirli sınıfsal ilişkilerin sonucu olmaktan ziyade, görece özerk bir siyasal rasyonalite gibi ele alınır. Bu durum, nekropolitik rejimlerin neden belirli sınıflar, emek biçimleri ve mülksüzleştirilmiş toplumsal kesimler üzerinde yoğunlaştığı sorusunu yanıtsız bırakır. Marksçı açıdan sorun, Mbembe’nin şiddeti üretim ve sömürü ilişkilerinin tarihsel belirleniminden ayırarak, sınıfsal ilişkilerin açıklayıcı gücünü zayıflatması olarak görünür.
Ancak bu eleştirilerin kavramı reddetmeyi gerektirdiğini düşünmüyorum. Mbembe’nin tercih ettiği şekliyle kuramsal çerçevenin merkezi olabilecek bir noktada yer almasa da olgusal düzlemde giderek belirginleşen bir duruma işaret etmesi bakımından, söz konusu kavramın analitik bir araç olarak önemli bir işlev gördüğü kanaatindeyim. Nekropolitikanın, Marksçı bir eleştirel okumayla, kapitalist egemenliğin yeni ya da ayrıksı bir biçimi olmaktan çok, sermayenin süreklilik arz eden zor ve yıkım mekanizmalarının günümüzde daha da belirgin hale gelmesiyle birlikte siyasal dilde yeniden adlandırılması olarak okunabileceğini düşünüyorum.
Kavramı neoliberal kapitalizmin merkezinde işleyen bir yönetim mantığı olarak yeniden kuran Henry Giroux’dur. Giroux’ya göre nekropolitika artık yalnızca işgal altındaki topraklarda ya da kalıcı savaş rejimlerinde değil, refahın sistematik olarak tasfiye edildiği, kamusal eğitimin borçlandırma ve disiplin aygıtına dönüştürüldüğü, yoksulların ve ırksallaştırılmış grupların ceza devleti aracılığıyla yönetildiği neoliberal metropollerde işlemektedir. Bu bağlamda okul, üniversite, getto, hapishane ve sağlık sistemi, Giroux’nun analizinde nekropolitik düzenekler haline gelir; buralarda ölüm, doğrudan şiddetle değil, yaşam olanaklarının kademeli olarak ortadan kaldırılması, erken ve yavaş ölümlerin normalleştirilmesi yoluyla üretilir. Giroux böylece nekropolitikayı egemenliğin istisnai ve uç biçimi olmaktan çıkararak, neoliberal politikanın gündelik, hukuki ve “normal” işleyişi içine yerleştirir ve modern demokrasilerin içeriden nekropolitikleştiğini ileri sürer. Giroux nekropolitika kavramını kullandığı gibi bu politikalara “zombi politics- zombi politikaları”, “death-dealing policies- ölümcül politikalar” gibi isimler de vermektedir.
Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye’de bugün yaşanan ekonomik ve siyasal süreçler, klasik anlamda bir yoksullaşma ya da sosyal kriz anlatısının ötesinde, yaşamı sistematik biçimde aşındıran ve belirli toplumsal kesimleri harcanabilir hale getiren nekropolitik ve nekroekonomik bir rasyonalite olarak okunabilir. Emeklilerin, uzun bir çalışma hayatının ardından en temel gıda, barınma ve sağlık ihtiyaçlarını dahi karşılayamaması; asgari ücretin büyük şehirlerde sıradan bir ev kirasına dahi yetmemesi; dul ve yetim maaşlarının fiilen hayatta kalmaya dahi izin vermeyen düzeylere sıkışması, açlık sınırının altında bir gelirle yaşayan insanların sayısının ulaştığı boyutlar vb., tüm bunları beraberinde getiren ekonomik ve siyasal tercihlerin nekropolitik niteliğine işaret eder niteliktedir.
Diğer yandan çocukların MESEM gibi programlar aracılığıyla eğitimden koparılarak düşük ücretli, güvencesiz ve tehlikeli işlerde çalıştırılması tam da Giroux’nun tarif ettiği anlamda nekropolitikanın merkezî bir göstergesidir: burada ölüm, doğrudan ve ani bir şiddet biçimiyle değil, çocukluk, eğitim ve gelecek imkânlarının sistematik olarak ortadan kaldırılması yoluyla, zamana yayılmış bir “yavaş ölüm” rejimi olarak işler.
Aynı nekropolitik mantık, kadınlara yönelik şiddet ve kadın cinayetleri karşısında sergilenen kurumsal kayıtsızlıkta da açığa çıkar: koruyucu mekanizmaların işletilmemesi, cezasızlık pratiğinin sürekliliği ve kamusal iradenin bilinçli eylemsizliği, kadınların yaşam hakkının fiilen pazarlık konusu haline geldiği bir ölüm siyasetine işaret eder. Buna ek olarak, bakım emeğinin ailelere—özellikle kadınlara—yüklenmesi, güvencesiz çalışmanın ve yoksulluğun kadınlaşması, sağlık ve sosyal hizmetlere erişimin zorlaşmasıyla birleşerek kadınlar açısından nekropolitikanın gündelik ve yapısal bir deneyim haline gelmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de yaşananlar işçi sınıfının “düşük nitelikli” nitelikli olarak addedilen kesimlerinin, yoksulların, emeklilerin, yaşlıların, çocukların ve kadınların erken, yavaş ve sessiz ölümlere mahkûm edildiği bir nekroekonomi olarak kavramsallaştırılabilir. Burada iktidar, kimlerin yaşayacağını güvence altına alacağından çok, kimlerin hangi koşullarda korunmasız bırakılacağını belirleyen bir yönetim biçimi olarak işlemektedir.
Bu sert bir eleştiri midir?
Düşünmeye bir devlet hastanesinde müdahale için oda bulamayıp günlerce acillerde yatırılan yaşlı teyzemizden, asgari ücretle çalışırken işsiz kalan komşumuzdan, borç öderken patronun kapıya koyduğu ağabeyimizden, erkek şiddetine karşı korumasız kalan kız kardeşimizden, kolunu, gözünü makineye kaptıran evladımızdan başlayalım. İki şeyi soralım. Yanı başımızdaki bu insanlara ne olacak? Tüm çıplaklığıyla yüzleşelim vereceğimiz cevapla. Ve devam edelim sormaya: Tüm bunlar kader mi yoksa içinde yaşadığımız gerçekliği yeniden üretme politikalarımızın bir sonucu mu?
Evrensel'i Takip Et