Buharın gücü, çocukların çığlığı ve ateşi çalanlar
Egemen ideoloji, Sanayi Devrimi’ni genellikle buhar makineleri, parlayan dişliler ve zenginleşen şehirler diye anlatır. Sanayi Devrimi, genellikle teknolojik bir determinizmle (gerekircilik) buhar makinesinin keşfi ve üretim araçlarının makineleşmesi üzerinden okunur. Ancak bu dönüşümün asıl karakteri, üretim ilişkilerindeki radikal değişim ve bu değişimin insan bedeni üzerindeki yıkıcı etkileridir. Madalyonun öteki yüzünde, o karanlık fabrikalarda, ayrıca küçücük omuzlara yüklenen büyük bir dram vardır. Bugün sahip olduğumuz çalışma haklarının, hafta sonu tatillerinin ve çocuk koruma yasalarının her bir satırı, aslında 18. yüzyılın o isli, tozlu ve gürültülü iş yerlerinde yazıldı.
Her şey, 16. yüzyıl sonunda Antwerp’ten İngiltere’ye göç eden mültecilerin pamuklu dokumayı adaya taşımasıyla başladı. Buharın keşfiyle evlerden fabrikalara taşınan üretim, beraberinde “azgın bir sömürüyü” de getirdi. Enerji kaynağı kömürdü; kirlilik ise diz boyu. O kadar ki, bacalarda biriken kurumları temizlemek için cüsseleri küçük, yaşları henüz beş-altı olan çocuklar kullanılıyordu.
Bu çocuklar, bacaların daracık boşluklarına sarkıtılıyor, zehirli kurumların içinde nefes almaya çalışıyorlardı. Dr. Percival Pott, bu çocukların ilerleyen yaşlarda yakalandığı testis kanserini (skrotum kanseri) fark ettiğinde, aslında “iş sağlığı ve güvenliği” disiplininin de ilk tohumlarını atıyordu. 1788’de çıkan yasa, çalışma yaşını lütfedip sekize çıkarıyor ve ustalara “Çıraklarını haftada bir kez yıkamalarını” öğütlüyordu. Düşünebiliyor musunuz? Haftada bir kez yıkanmak, o dönem için büyük bir “hak” sayılmıştı.
Almanya’nın Wuppertal kentinde, Engels ailesine ait o eski dokuma fabrikasını (şimdi bir müze) gezdiğinizde zamanın durduğunu hissedersiniz. Buhar gücüyle dönen dev miller, şakırdayan kayışlar ve kulakları tırmalayan o gürültü... O kadar şiddetliydi ki bu ses, çalışanlar bir süre sonra sağır oluyordu. Dünyadaki ilk sağırlar okulunun bir dokuma fabrikasının yanında açılması tesadüf değildir; o okul, sanayinin bedelini kulaklarıyla ödeyenlerin sığınağıydı.
Neyse ki her dönem kendi karşıtını da yaratır. Thomas Percival gibi hekimler, Robert Owen ve Michael Sadler gibi parlamenterler, burjuva aydınlar, bu durumu hafifletmek için kolları sıvadılar. 1833’teki “Fabrikalar Kanunu” ile çocukların işe başlamadan önce hekim muayenesinden geçmesi zorunluluğu getirildi. Bugün hâlâ ülkemizde hakkıyla yapılmadığından yakındığımız “işe giriş muayenelerinin” kökeni, işte bu on yaşından küçük çocukların çelimsiz bedenlerini koruma çabasıydı. On yaşında ve üzerinde olan ve bedenen çalışabileceğine karar verilenler ise; bu ağır çalışma koşullarında çalışmaya devam ediyorlardı.
Thomas Percival gibi hekimlerin ve bazı burjuva aydınların çalışma yaşamına yönelik bu girişimlerinin kaynağı 1789 Fransız Devrimi’ni öncü fikirleriyle etkileyen Voltaire, J. J. Rousseau gibi aydınlarla aynı düşünsel iklimde olmalarındandır diye düşünmek gerek.
Çalışma sürelerinin o dönemde,18 saatlerden 12’ye, sonra 10 saate düşürülmesi kolay olmadı. Bu acımasız tabloyu gözlemleyen Karl Marx ve Friedrich Engels, emek-sermaye arasındaki o derin uçurumu gördüler ve 1847’de “Komünist Manifesto”yu yayımladılar. Onların dostluğunu ve mücadelesini anlatan “Ateşi Çalmak” romanındaki gibi; onlar aslında insan onuru için ateşi tanrılardan çalıp işçilere vermeye çalışanlardı.
Karl Marx ve Friedrich Engels, tam da bu iklimin içinden geçerek emek-sermaye ilişkisini diyalektik bir yaklaşımla analiz etmişlerdir. 1847’de yayımlanan Komünist Manifesto(*), bu tarihsel sömürü pratiklerine karşı sınıfsal bir karşı duruşun teorik çerçevesini çizmiştir. Galina Serebryakova’nın Ateşi Çalmak eserinde ustalıkla betimlediği gibi; bu süreç, emeğin kendi kaderini tayin etme iradesinin hikayesidir.
Bugün her dönemi kendi koşullarında değerlendirmek gerekse de, geçmişin o isli bacalarına baktığımızda şunu net görüyoruz: İlerleme sadece teknolojiyle değil, insanın insanı sömürmediği bir dünya kurma çabasıyla ölçülür.
(*): Marx’ın ölümünden sonra Engels, 1883 tarihli Almanca baskısının ön sözüne şöyle yazar: “Manifesto’ya egemen olan temel düşünce... yalnızca ve tamamıyla Marx’a aittir.”
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et