Ederimiz
6 Şubat’ın üçüncü yılı.
Herkes her şeyi çok iyi hatırlıyor.
Yalnızlığa terk edilen şehirleri, karlar altındaki enkazlardan günler süren yardım sesini, uzun ve acılı bir ölüme mahkum edilmeyi, insanlar elleriyle enkazdan birini çıkardıklarında kameraların açılıp görevli olması gerekenlerin kadraja girmesini, Zonguldak’tan yola çıkmaya çalışan madencilerin engellenmesini, erbabı erkan gelecek diye yolların kesilmesini, internetin ve telefonların kesilmesini, bant daraltma kararlarını, insanlar henüz hayattayken okutulan selaları, yardım gelmiyor diyenlerin haysiyetsiz ilan edilmesini, ailesini kaybetmiş insanların yazdıkları tweet yüzünden deprem çadırlarından gözaltına alınmasını, uçak biletlerinin bir anda fırlamasını, yıkılan evlerden çıkan hurdaların enkaz kaldırılması karşılığı satılmasını ve evlerin sahiplerine hiçbir hak tanınmamasını, çadırların satılmasını, Kızılay erzaklarının birinin otel deposunda çıkmasını, emniyet müdürünün deprem yardımlarını çalmasını, gönderilen yardımlara el konulmasını, organize olan gönüllülere izin verilmemesini, gönüllülerin koordinasyon merkezlerinin dağıtılmasını, yardımı devlet yapacak yarışı sonucu toplanan nakdin yine hesapsız kalmasını, hayatta olduğuna emin olunan çocukların hiçbir yerde izine rastlanmamasını, gözü görenin aklı olanın iki ile ikiyi toplayanın ikna olmayacağı 53 bin insanı kaybettiğimizi söyleyen resmi sayıyı, sonrasındaki bayramda araya kurulan demir barikatlar üzerinden depremden sağ çıkabilmiş çocuklara sadaka gibi cepten 200 liraların harçlık diye dağıtılması, üstelik hepsine de değil.
Diğer ülkelerden gelen yardım ekiplerinden bazılarının “Can güvenliğimiz yok” diye, bazılarının içinde hâlâ hayatta olan insanlar olmasına rağmen iş makineleri ile enkaz kaldırılması karşısında “Bu insanlık suçuna ortak olmayacağız” diyerek birkaç günde ülkeyi terk etmesini ya da ettirilmesini, motosiklet üzerinde taşınan, bagajlara sığdırılan en sevdiceklerin cenazelerini, törensiz cenazeleri ve birilerinin hâlâ öte dünya için usul diye tartışmasını...
Bitmez.
Bitmiyor.
Ölenlerin kimlik bilgileri ile sahte evrak skandalı yaşandı, telefon faturaları gelmeye devam etti, evi olmayan insanlara, tüm sevdiklerini ve şehrini kaybetmiş insanlara fatura kesildi, onar bin yardım yapılacak diye prosedürler çıkarıldı.
Tarım arazisi üzerine inşaat başlattılar, kendi evlerini insanlara yeniden sattılar, zeytinliklere ve bağlara çöktüler, el koydular.
Elektrik yok, su yok hâlâ on binlerce insan konteynerlerde yaşıyor. Deprem suçluları cezalandırılmıyor, davalar uzadıkça uzuyor.
Hatay’ın Milletvekili Can Atalay hâlâ cezaevinde, deprem raporu sundu Meclise, içeride yazıldı, çoğu hakikat gibi dört duvar arasından sesleniyor.
Başka türlüsü olabilirdi. Olmalıydı. Olurdu da.
Bizler, zor gün dostu insanlarız, bu toprağın insanları olarak acıyı içimizde hissetmekte, elimizi taşın altına koymakta mahiriz. Evet hâlâ ve büyük yüzdemiz.
Ama birbirimize kenetlenmek için derin ve kıyaslanamaz acılar beklemek en kötü özelliğimiz.
Normalde insanları ayakta ve hayatta tuttuğu söylenen o “devam edebilme” yeteneği de en büyük zehrimiz.
Bazı acıların, her şeyi acının büyüklüğüyle dengeli bir süre durdurması gerekir.
Artık nahif insanlar değiliz, bizi keskinleştirdi hayatta kalma kavgası.
Bir yandan iyi bir yandan berbat bir cümlenin imzacısı oldu 6 Şubat depremi: Birbirimizden başka kimsemiz yok.
Birbirimiz varız işte, ona iyi bakalım. Eldeki nahiflik ancak buna yeter.
Gerisinde, bir gün karşımıza çıktıklarında, tüm ailesini kaybettikten günler sonra telefonuna kızının “Baba yardım et, ölüyorum kimse gelmiyor” diyen ses mesajları ancak düşen babanın, deprem bölgesine tüm yardımlardan önce ulaşmayı başarıp sabaha kadar yardım çığlıklarını dinleyip ses vermek dışında bir şeye yetişemeyen basın mensubunun, 50 saat uykusuz enkaz başı bekleyen annenin, elde kalan tek zeytinliğine çökülüp ağaçları sökülen çiftçinin, hâlâ konteynerde yaşayıp “Neyiniz eksik?” azarları işitenlerin, depremin ilk günleri daha enkaz altında sevdikleri varken gözaltına alınanların, cenazenizi çöp poşetiyle gömün cümlesini duyanların, o sela sesiyle yardım sesinin bastırıldığına şahit olanların, elektriksiz, susuz ve vekilsiz bırakılan Hataylıların iç sesi, nabzı olacağız.
Öfkemiz yıllar geçtikçe körelmiyor, demini buluyor. Yer altında milyonlarca yıl geçirmedik ama toprağa verdiklerimiz ve yaşadıklarımızla elmas gibiyiz.
Dünyanın en sert doğal maddesiyiz.
Bilirsiniz elmas, cam, beton, asfalt, mermer, granit, seramik, çelik vesaire tüm katı maddeleri keser. Bir elması kesmek için yine elmas gerekir.
Öfkemizin değerini ve muhatabını doğru tespit edebildiğimiz bir gün gelecek.
Uykusuzluk o gün saf değiştirecek.
Şimdilik kendimize, öfkemize ve birbirimize emanetiz.
Ederimiz kendinden menkul.
Evrensel'i Takip Et