7 Şubat 2026 00:06

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezunlar Cemiyeti her yıl ‘iktisatlılar haftası’ tertipler. Bu yılki toplantı için bir meslektaşımın (ismi saklı kalsın!) ileri sürdüğü başlık tağşiş oldu. Kelime anlamı olarak tağşiş, bir maddenin muhtevasının kurallara ya da mevzuata aykırı oluşturularak, değerinin aşındırılmasıdır. Bu ifade, Osmanlı dönemindeki anlamıyla, madeni paraların değerli maden içeriğinin değersizleştirilerek, paranın nominal değeri ile madeni değeri arasında birinci aleyhine sonuç oluşturmak demektir. Bu sözcük, AKP’nin yirmi küsur yıllık iktidarı döneminin sonuna doğru gelinirken, bu süre boyunca uygulanan politikalarla toplumun ekonomik ve onun doğal sonucu olarak sosyal ve ahlaki alanlarda tedricen eri(til)mesini yansıtan bir ifade olarak kullanılmasının yerinde olduğu kanaatindeyim.

TÜİK, eğer kendi aklı ve inisiyatifiyle yapıyorsa niçin hakkında hiçbir soruşturma ya da görevden alma sonucu gerçekleştirilmiyor; eğer yukarılardan aldığı emirle yapıyorsa, mevki ve makam görüntüsü ya da getirisi ne olursa olsun, çalışanların ahlak anlayışı nasıl bu ahlak dışı işleme dayanabiliyor, anlaşılır gibi değildir! Aralık enflasyonu ile ocak enflasyonu depremi, ilgili bakan nasıl açıklama gayretine girerse girsin, hiçbir aklın kabul edebileceği bir durum değildir. Mesele sadece TÜİK ve onunla bağlantılı emekli maaşlarının eritilmesi olmayıp, yap-işlet-devret ya da kamu-özel ortaklığı ve sair izlenen ekonomik ve sosyal dönüştürücü politikaların, özellikle de AKP’nin toplumu değiştirme ideolojisinin toplumsal doku üzerinde nasıl toplumsal tağşiş etkisi yarattığı açıktır. Bu kısa yazıda bu meseleye değinmek istiyorum. 

Yazının sonunu baştan söylemem gerekirse, demem o ki, iktidarın bekası toplumun geleceği pahasına sürdürülmeye çalışılmaktadır. Yaşananların sebepleri halk yığınlarının algılayamayacağı kadar derinden ve zamana yayılı olarak seyrettiği için, yaşanan vahim sonuçlar siyaset alanına yansıtılamamaktadır. Temel siyasi doku olarak siyasal erkin parlamenter yapıdan uzaklaştırılarak feodalleştirilmesi; bunun doğal sonucu olarak adalet mekanizmasının siyaset karşısında bağımsızlığının eritilerek feodal yönetimin emrine alınması ile hukuk sisteminin derin yara alması; eğitimin sorgulayıcı ve laik olmaktan uzaklaştırılıp dincileştirilerek aydın gençlik yerine itaate hazır askerler yetiştirilmesi yoluna gidilmesi; siyasetin iç ve dış sermayenin baskı ve sömürüsü altında sürdürülerek, geleceğin karartılması, izlenen politikalar sonucunda hızla gelir ve servet değişimi yaşanarak, toplumun büyük kesimi yoksulluğa sürüklenirken seçili azınlığın İsviçre düzeyinde yaşama kavuşturulması vahim bir toplumsal çürüme gerçeğidir. İşte, panoramik görüntü prizmasının verdiği sosyoekonomik yapı böylesi patolojik durumun yansımasıdır.  

Beslenemeyen çocuklar ve gençlik ancak geleceğin bedensel ve zihinsel sağlıksız toplum yapısını oluşturacaktır; çöken eğitim geleceğin ileri düzey teknolojiye dayalı, yapay zeka ile karar verme davranışı sergileyecek toplumlarla uyum zorluğu çekecektir; çökertilen eğitim yapısı eğitimsiz ve cahil olduğunu anlayamayan halk yığınlarının kendi çaresizliğini ve cahilliğini giderebilecek önlemlerin alınmasına engel olacaktır; çökertilen adalet mekanizmasının ayağa kaldırılmasına çalışıldığında ise bugünkü uygulamalarla edinilmiş ‘kazanılmış haklar’(!) sorunu tüm olumlu çabaları engelleyecektir. Bugünün karartılmış ufku ve halka yaşatılan partizanlık karşısında ülkeyi terk etmek zorunda kalmış olan eğitilmiş beyinlerin uzun vadede sebep olacağı tahribat ise kesinlikle önlenemeyecektir. 

Gelecekte, yetersiz eğitimle, adaletsiz uygulamayla, ufuksuz tevekkülle oluşturulmuş bir toplum bir başat devlet başkanının kendi siyasilerine atfen söyleyeceği imalı ifadeleri anlamaktan aciz olarak, görmedim-duymadım havası içinde her şeyi hazmetmeye çalışacaktır. Böyle bir sistemin oluşturulması hiçbir anlayış ve gerekçe ile topluma hizmet olarak görülemez. Böyle bir sistemin oluşturulması ancak emperyalistlere ve onunla iş birliği içindeki sermayeye hizmet olarak görülebilir. 

Tüm böylesi oluşumlardan salt iktidarı sorumlu tutmak fazla haklı olamaz. Zira, burjuva demokrasilerinde dahi iktidar karşısında muhalefet vardır ve iktidarı dengelemek göreviyle yükümlüdür. Muhalefetin görevi sadece sadık bir eleştirmen olarak iktidarın peşinden gitmek olmayıp, farklı politika ve, daha da önemlisi, farklı siyaset kalıpları ortaya koyabilmektir. Zira aynı kalıpta oynayarak salt eleştirileri ortaya koymak bir süre sonra değersizleşirken, iktidara avantaj da sağlayabilir. Aynı paradigmada oynamak paradigmanın ilk sahibine avantaj sağlar. Mesele sistem meselesi olarak tartışılmalıdır. Bir sistem işinde kalındığı sürece, mücadele sistemi uygulayanlarla değil de, sistemin başat aktörleri ile yapılıyor olacağından sonuç umutsuzdur. Çünkü, çevresel konumlu bir sistemin içinde bulunulduğunda, uygulama sistemin başat ekonomisinin emir ve kumandasında kalacağından, sistem içinde kalınarak mücadele anlamsız olur, çünkü her sistem kendi kuralını merkez ve çevre ekonomiler için uygular, hatta dayatır. 

Ülkemiz günübirlik dış kaynakla tekrar havalanabilir, “Yetmez, ama evet” aymaz aydınları yine iktidarı cilalayabilir. Bu konularda halkın yapabileceği fazla bir şey olamaz, zira derinden seyreden meselelerin tüm halk yığınları tarafından algılanıp, yorumlanabilmesi olası olamaz. İşte çökertilmemiş akademi ve sisteme uydurulamamış muhalefetin görevi burada ortaya çıkar.  

İzzettin Önder

Tağşiş
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et