6 Şubat 2026 00:09

Kayıpla baş etme biçimleri: Sessizlik ve çığlık

Kapitalizmin kendisiyle birlikte insanlığı dipsiz bir karanlığa doğru sürüklediği bu kavşakta politik göndermeleri ve türler arası geçişlerdeki gücüyle “Sinners”ın 16 Oscar adaylığı elde ederek rekor kırması anlaşılabilir. Tevekkeli değil, doğrudan politik bir başka film “Savaş Üstüne Savaş” da (One Battle After Another) 13 adaylıkla ikinci sırada yer alıyor. Akademi üyelerinin temsil gücü yüksek filmler bulmuşken değerlendirmek istemiş belli ki. Bu durumu daha da anlaşılır kılan, yılın öne çıkan ve insanları “sarsan” yapımların çoğunun kayıp, yas, travma ve bellek üzerine kurduğu anlatılarının kişiselliği olabilir. Martin Scorsese’nin “En kişisel olan, en yaratıcı olandır” sözü mü kılavuzluk etti bilinmez ama insanların birbirlerinden en fazla uzaklaştığı çağımızda, başkasının acılarına sinema yoluyla bağlanmak da bir ‘adımdır’ belki. 

Bir adım olarak değerlendirilebilecek ve bu hafta vizyona giren, yedi Oscar adaylığı bulunan “Hamnet” vesilesiyle kaybın ve yasın temsiline dair kısa notlar düşebiliriz belki. İlk elden söylemekte beis yok. “Hamnet” kayıp, yas ve yaratıcılığı bir araya getiren seyirciyi de sarsmayı başaran bir yapım. Filmin etkisini yoğun yaşayanları anlamakla birlikte, reçete olarak başka bir Oscar adayı filmi “Tren Düşleri” ni (Train Dreams) önerebilirim. “Tren Düşleri” nin kayıp ve yası anlatma ve görselleştirme biçimindeki yalınlık, “Hamnet’in aşırılıklarını açık ediyor diye düşünüyorum. Siz de düşünün isterim!

Bir önceki filmi “Nomadland” ile Oscar kazanan Chloé Zhao’nin aynı adlı romandan uyarladığı “Hamnet”, William Shakespeare’ın ‘çekirdek ailesi’nin evrenine davet ediyor seyirciyi. Ama hikayenin merkezinde Will değil, eşi Agnes var. Filmin ortak senaristi de olan Maggie O'Farrell romanda Agnes’i doğayla güçlü bağları olan, aynı dili konuşan ve şifacı bir kadın olarak resmediyor. Bir dönem kadınların cadı olmakla itham edilmesine gerekçe sayılan ne varsa Agnes’te birleşiyor adeta. Agnes ve Will’i tanışıp evleniyorlar, önce bir kızları sonra da ikizleri oluyor. Bu sırada Will’i taşrada boğulduğu için Agnes’in de teşvikiyle Londra’ya gidiyor. Orada aile şirketinin işlerini yürütürken, oyunlar da yazıyor. Ancak Avrupa’da kol gezen veba, Agnes’in evine de uğruyor ve ikizlerden erkek olan Hamnet’i kurban seçiyor. Agnes şifalarıyla oğlunu kurtaramamanın ve kaybın acısıyla baş edemezken, Will ile araları da açılıyor. Acısını sanatla sağaltmayı seçen genç adam, oğlunun adıyla aynı olan “Hamlet” adlı bir oyun yazıyor ve kayıpla baş etmenin yolunu buluyor kendince. Oyunun temsiline ilk başta itiraz etse de finalde yasın kolektifleştiğini, oyunu birlikte izlediği insanların acısını paylaşmasıyla sağaltıldığını fark eder Agnes.

 Hamnet hem seyirciyi hem de eleştirmenleri bölmüş görünüyor. Kimileri filmdeki kimi anların duygusal manipülasyon olmadığını ve doğal olduğunu söylerken kimileri tersine işaret ediyor. Açıkçası ikinci gruba daha yakınım.

Sinemada özellikle de ABD sinemasında bireysel yasın temsili, acı çekmenin değil daha çok kaybın zihinde ve bedende nasıl kurulduğunun hikayesidir aynı zamanda. Agnes’in acısının yoğunluğunu bu kadar göze batırmanın, onun doğa ile kurduğu ilişki ve yüklediği anlam ile ilişkilendirebiliriz belki ama yine de yer yer aşırıya kaçtığı kesin. Hepsini bir yana koysak bile, bir çocuğun/ evladın kaybının kendisi çok ağır bir durumken, Hamnet’i seyircinin gözünde bir ‘aziz’ mertebesine yükseltme çabasının arkasındaki motivasyon önemli. Agnes ve Will için oğullarının kaybı zaten kendi başına yeterince ağır. Ama yönetmen Hamnet’in ikiz kardeşinin yerine kendisini feda ettiğini seyirciye güçlü yoğun bir sahneyle gösteriyor. Aile bireylerinin haberi olmayan bu fedakarlık, seyircinin Hamnet ile kurduğu bağın biçimini değiştiriyor. Bu fedakarlık, herhangi bir çocuğun değil, kardeşi için kendisini feda eden bir çocuğun kaybıyla baş başa bırakıyor bizleri. Seyirci ailesinin bile haberdar olmadığı bu fedakar tutumun sahibi çocuğun kaybına üzülmeye davet ediliyor. 

İkinci olarak, acılarını ortaklaştıramayan çiftin yardımına çağrılan sanat da araçsallaştırılıyor. Buradaki sorun, Will’in eşi Agnes’e ulaşabilecek bir yol arayışıyla mı yoksa evladının kaybıyla baş etmek için mi böyle bir metni kaleme aldığı! Eğer ikincisiyse seyirci olarak biz onun baş edemeyişine tanık olmuyoruz çünkü. Sadece eşi ile aralarındaki mesafenin açıldığını, Will’in habitatında değil Agnes’in evreninde görüyoruz. Eğer amaç Agnes’e ulaşmaksa, Will’in yaratımı yas ile değil, romans ile ilgili olarak tanımlanmalı belki de!  

Oysa “Tren Düşleri” nde acının sağaltılışı doğanın kendisini yenilemesiyle ortaya çıkıyor. Clint Bentley’in Denis Johnson’un romanından uyarladığı bu sakin film Robert’in hayatına götürüyor seyirciyi. Bir orman işçisi olan Robert’in Gladys ile tanışması âşık oluşları, ırmak kenarına kondurdukları evleri ve doğan çocuklarıyla kurdukları pastoral dünya hem masalsı hem gerçekçi bir atmosferin içinde aktarılıyor bize. Burada doğa, yalnızca kovuğuna sığınılacak bir yuva değil; insan eylemiyle dönüştürülen, değiştirilen tehlikeli de bir alan. Robert’in bir işçi olarak evden uzakta ve çoğunlukla ormanda çalışırken geçen zamanları, insanoğlunun doğaya ve birbirine (Çinli işçinin gözleri önünde öldürülmesi ve Robert’in sessizliği) yaptıklarına tanık olmamıza vesile oluyor. Ama aynı zamanda doğuran ve koruyan değil, yaralayıp yok eden bir düşmana da dönüşüyor doğa. Eşi Gladys ve kızının orman yangınından kurtulamaması, tıpkı “Hamnet”te olduğu gibi suçluluk, bedenin çöküşü ve üretkenlikten uzaklaşması gibi semptomlarla birlikte yansıyor Robert’e. Film “Hamnet” in aksine acılı ölüm göstermeyi tercih etmiyor, aksine sadece hayatta kalmanın ağırlığını anlatıyor. Dramatik zirvelere meyletmeden, ama acıyı hissettirmeyi de ihmal etmeden kuruyor dilini. Roberts ve Gladys ’in emekle yarattıkları ama yanıp kül olan dünyasına su yürüyüp de doğa yangının tahribatını onarmaya başladıkça, karakterimizin de hayat ile bağının güçlendiğini görürüz.

“Tren Düşleri”, karakterini çağının büyük değişiminin ona dokunan yanlarından da azade kılmıyor. Onu var eden dış dünyanın da acıya değen yerlerine bakıyoruz. Oysa “Hamnet”, karakterleri dışında ‘ötelerde’ ne olup bittiğiyle ilgilenmiyor. Sanki bütün amaç, onlara ve acılarına giden yolu her türlü dış unsurdan arındırmakmış gibi!

 

Şenay Aydemir

Kayıpla baş etme biçimleri: Sessizlik ve çığlık
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et