29 Ocak 2026 06:17

Değişen güç ilişkileri ve ABD saldırganlığı

Uluslararası gelişmeler ile kapitalist emperyalizm arasındaki ilişkileri karartan, emperyalizm kavramını kullanmamak için özel çaba gösteren yazarların imzasını taşıyan makale sayısı bir süreden beri dikkat çekici şekilde artış gösterdi. Trump yönetimindeki ABD oligarklar çetesinin askeri-siyasal ve iktisadi politikalarını, Amerikan emperyalizminin “Hegemonik güç olmaktan çıkması” dolayısıyla yaşanan sancılarla ilişkilendiren, Çin’in uluslararası girişimlerini tedarik üssü olması dolayımında ekonomik-diplomatik kapsamıyla sınırlı gösteren bu yazarlara göre, başlıca büyük güçler arasındakiler dahil olmak üzere yaygın gerginlik ve çatışma verileri “eski ve kurallı dünya düzeni”nin bir daha asla onarılamayacak yıkılışına ve fakat yeniye geçişin henüz olanaklı olmaması nedeniyle de sancılı araf haline işaret ediyor.


Gazete makalelerinde ve dijital platformlarda, Davos’taki söz düellosu, tehdit içerikli açıklamalar ve özellikle de Kanada Başbakanı Mark Carney’in konuşmasını, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin kapitalist düzeninde büyük kopuş ve yol ayrılığının “en çarpıcı” göstergelerinden biri olarak işaret eden çok sayıda yorum yapıldı. Carney, Davos‘taki konuşmasında, “Nostalji bir strateji değildir; artık bir geçiş döneminde değiliz, kuralların, ittifakların ve hatta gerçekliğin parçalandığı bir kopuş anındayız” diyor, postmodern-postyapısalcı liberal ideologların parçalılık argümanlarıyla mevcut kaotik durum arasında bir tür ilişki kuruyordu. Ona göre, eski düzen artık sürmemekteydi-süremezdi. Güçler arası ilişkilerde kural ortadan kalkmıştı; ittifaklar geçersizleşiyor ve kopuş yaşanıyordu.  Büyük güçlerin ekonomik dayatmaları, kural tanımazlığı ya da kendi çıkarları için seçiciliği, Kanada ve AB devletleri gibi “orta güçler”i(!) stratejik özerklikler inşa etme, ortaklaşma ve yeni ittifaklar ihtiyacıyla karşı karşıya getirmişti.

Mevcut “dünya düzeni”nin “çatırdamakta olduğu” söylenebilir. Eski ittifak güçleri arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunların boyutlandığı bir dönemdeyiz. Dünya pazarında hakim güçlerin pay oranları, üretim güçlerinin yanı sıra mali-askeri ve diplomatik bağlantılarınca da belirlenmek üzere değişmektedir. Bu değişim, özellikle ticari kavgalar, gümrük politikaları, stratejik alanlara ve değerli maden-mineral rezervlerine sahip olma hedefli ataklarla son yıllarda giderek daha belirgin biçimde görünür oldu. Emperyalist büyük güçler başta olmak üzere kapitalist dünyada, amiyane söyleyişle güçlünün borusu ötmektedir. Mali ekonomik ve askeri bakımdan en güçlü durumdakilerin, diğerlerine kendi çıkarlarını “yeni kural” olarak dayatmaya daha fazla yöneldikleri bir dünya bu. Bir yandan NATO’nun dağılması üzerine rivayetler uydurulur diğer yandan NATO’nun genişletilmesi girişimleri devam ederken, bir yandan ABD ile AB üyesi emperyalistler arasındaki ilişkilerde gerginlik artar, Trump Kanada ve Gröndland’ı ABD’ye bağlamaktan söz eder, diğer yandan Rusya ve Çin söz konusu olduğunda ABD-AB iş birliği ve NATO ortaklığı devreye girerken, “Batı ittifakı” türünden nostaljik tutamaklarla avunmak elbette olan-ve olmakta olana göz kapamak olurdu. 

Peki bu, yukarıda ileri sürüldüğü gibi, büsbütün yeni bir durum mudur? Ya da emperyalist hegemon bir güçten söz edildiğinde bunu, bir emperyalist devletin “küresel kapitalist düzen”in tek hakimi olması ve bunu da güç dayatmasının ötesinde rıza üretimiyle bağlı kabullenme olarak mı görmeliyiz? Hegemon güç olma ile tek emperyalist merkez-ultra emperyalizm arasındaki farklılığın yanı sıra, mali sermaye ve tekellerin ve de finansal sermayenin büyük boyutlara varması arasındaki ilişkiyi, kapitalist rekabete göz kapayarak, daha önce daha güçlü konumdaki emperyalist ile onun konumuna göz diktiği belirtilen ‘Gelmekte olan yeni büyük güç’ arasındaki “araf” açıklayabilir mi? 


Yanıt olumsuzdur: Kapitalist dünya ekonomisinin istikrarsızlığı ve başlıca büyük güçler arası ilişkilerin güce bağlı paylaşımı dolayısıyla değişimi, uluslararası pazarlarda daha önce en güçlü -en etkin-en çok paya sahip olanın yerine yeni bir gücün geçme olasılığı, rekabetin çatışma ve savaşlara varacak gerginlikleri kaçınılmazlaştırması bu dünyanın temel gerçekliklerinden biridir. Sosyalizm ve sosyalist pratik alternatif konu dışı tutularak söylenirse son yüzyılda emperyalist-kapitalist dünyada, önce İngiltere, sonra ABD’nin en güçlü ve yaygın etkiye sahip devletler olarak öne çıkmaları, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde, özellikle de SSCB’nin dağılması öncesinde ABD-SSCB arası ilişkiler dolayımında yeni ittifakların doğması, iki büyük savaş başta olmak üzere çok sayıdaki ülkenin emperyalist güçlerin saldırı hedefi olması, işgal ve kitlesel katliamlar, mali sermaye ve tekellerin egemenliği koşullarında rekabet ve paylaşım kavgasının ürünü olarak daha fazla pay isteyen güç ya da güçlerin dayatmasıyla yaşandı. 


Dünya pazar(lar)ında ve uluslararası ilişkilerde geçerli olan mali-ekonomik-askeri güçtür. Baskın ya da hegemon konum ancak güç dayatmasıyla sağlanabilir. Sömürgeciliğin eski ve yeni biçimlerinde askeri kuvvet kullanımıyla ekonomik güç ilişkileriyle bağlama, bu bakımdan, hedef ülkeler halkları açısından kabullenmenin değil dayatmanın göstergesiydi. Tekelci kapitalizmin bir özelliği de siyasal gericilikle bağlanması ve dayatmasıdır. Rekabet kural yıkıcıdır. 

ABD, dünyanın halihazırda en büyük ekonomisidir.1950’de dünya sanayi üretiminin yüzde 50’sinden fazlasını üreten ABD 2024 yılı itibarıyla yüzde 25 civarında üretim payına sahiptir.  (O ayrıca dünyanın en büyük askeri gücüdür. 170’ten fazla ülkede 800’den fazla üsse sahiptir.) 1950’de dünya ekonomisi içindeki payı yüzde 5 civarında olan Çin’in 2024 itibariyle yüzde 18; 1950’de dünyanın ikinci büyük ekonomisi durumuna gelmiş olan sosyalist Sovyetler Birliği’nde revizyonist yönetim ve kapitalist resterasyon sonucu yaşanan dağılma sonrasında geriye kalan Rusya’nın 2024 itibarıyla dünya ekonomik büyüklüğü içindeki payı yüzde 2 civarındadır. 19. yüzyılın sonunda dünya GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 9.1’ini oluşturan Birleşik Krallık’ın (İngiltere) payı günümüzde yaklaşık yüzde 3.3’e gerilemiştir. Almanya’nın payı yüzde 3-4’ten yüzde 4.4’e yükselmiş, Japonya’nın payı yüzde 2.8-3 civarındadır.

Üretim ve sermayenin uluslararası hareketiyle, kapitalist eşitsiz gelişme yasasıyla, sömürü nesnesine dönüştürülen emek gücünün büyüklüğüyle, ileri teknoloji kullanım olanaklarıyla ve daha bir dizi etkenle bağlı bu ülke pay oranlarının süreç içinde değişimi kaçınılmaz olduğu gibi, bağlı olarak rekabetin kızışması ve dünya pazarlarının yeniden ve yeniden paylaşımı için kavganın şiddetlenmesi de kaçınılmazdır. Günümüzde bu paylaşım mücadelesi yeniden ivme kazanmıştır ve giderek sertleşmektedir. Sorun bu bakımdan somuttur: ABD günümüz dünyasının en saldırgan, en büyük askeri-ekonomik gücü, tekelci gericiliğin en pervasız temsilcisidir.

AB üyesi emperyalist devletler uluslararası alanda etki güçlerini artırmak istemekte bu da gerici faşizan ve militarist politikalarda yoğunlaşmaya yol açmaktadır. Rusya ile ilişkilerdeki gerginlik ve açık çatışma biçimleri, Çin’in yayılmacı büyük ekonomik güç olarak oluşturduğu potansiyel tehdit, bunların tümü de emperyalistler arası ilişikleri germekte, emperyalistlerle iş birlikçilerinin halk kitlelerine karşı politikaları da giderek sertleşmektedir. Rekabetin ve giderek belirginleşen askerileşmenin ağır yük ve sonuçlarıyla yüz yüze kalanlar ise bağımlı ülke halkları başta olmak üzere tüm ülkelerin emekçileridir. Güç dayatmanın yönetim politikasını karakterize ettiği bir dönemdir bu.

En büyük askeri, ekonomik-mali güce sahip emperyalist devletin kural tanımazlıkta kademe yükseltmesi, güce bağlı belirlenmiş görünen kuralların kuralsızlığa mahkum olduğunun da göstergesidir. İttifakların çıkarlarla bağlandığı, çıkar farklılığının ortaklıkları dağıtıp yenilerinin oluşumuna ya da ayrı ayrı yol alışa neden olduğu kapitalist dünyada, eskiye dönüş, hiçbir güç, hiçbir sınıf açısından beklentiyle bağlanarak gerçekleşmez. Yeni ise, işçi sınıfı ve ezilen halklar ve uluslar için ancak bedel ödemeyi göze alarak mücadelede birleşme ile sağlanabilir. Emperyalist burjuva barbarlığı ve giderek artan saldırganlık ve işgaller ancak işçilerin ve tüm ezilenlerin her bir ülkede ve uluslararası alanda milyonlarla harekete geçmesiyle geriletilebilir.

A. Cihan Soylu

Değişen güç ilişkileri ve ABD saldırganlığı
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et