24 Ocak 2026 06:12

Hepimiz genel olarak mutsuzuz ve sonsuz haklıyız mutsuzluklarımızda.

Mutluluğu bulmak üzerine ne bir köşe yazısı okuyasım ne de kişisel gelişesim var herkes gibi benim de. Bayır aşağı yuvarlanırken bazı konuların hiç konuşulamaması bazılarının da bir yere varmayacağı halde çok konuşulması pek içime sinmiyor yine de.

Aklım konuşmak gerektiği halde öfkemize kurban edip konuşamadıklarımızda.

Her şeyin konuşulabilir olması, her cevabın bir soru sayesinde oluşması, felsefenin de aydınlanmanın da demokrasinin de konusuydu.

Konuşamıyoruz.

Herkes her şeyi bildiğine çok emin ya da kendi gündemi dışındakinin önemsizliğinden. Biri bir cümle kuruyor, cümleyi yanlışlamak üzere saf tutuyoruz. Tez-antitez kaygısı değil, o kurnadan bu kurnaya çirkef sıçradı türküsü. Herkes muazzam politik doğrucu, harika. Peki bunca politik doğrucu varsa biz bu devasa yanlışı nasıl yaşıyoruz?

Eleştiri skorumuz tavan. Rekordayız. Öz eleştiri? Hiç mi işlemedik o dersi?

Hepimiz hep çok haklıyız da nasıl yeniliyoruz bir garabete habire?

Eleştiri bir tarafa yönelik, öz eleştiri kendimize. Bir dış etkeni değiştirmek daha zorken insanın kendi üzerinde ilerleme sağlaması ve sonucu değiştirmesi daha kolay aslında.

Bütün kaybedişler yalnızca ve yalnızca dış etkenler yüzünden olmaz. Bir yerde ufak da olsa bir yanlışımız olmuştur elbet. Elimizden geleni yapmanın sınırını daha aşağı çizmişizdir en hafifi ya da geç kalmışızdır belki elimizi taş altına koymakta.

Konfor alanını fazla geniş çizmiş olabiliriz, etik sınırı kendimize geniş başkasına dar biçmişizdir. Ödenmiş bedellerin kredisini hiç saymışızdır konu başkası olunca, kendi bedelimizi fazla önemsemiş de olabiliriz.

Birini anlamaya çalışmayı bırakmışızdır ve “Beni de kimse anlamıyor” savunusunu yeter saymışızdır kendimize.

Kolay savunulur bulduğumuz, öznesi olduğumuz, olma ihtimalimiz olan hassasiyetleri kendimize değer bellemişizdir, her konuya hakim olamayacağımızı konuyu öğrenmek yerine bakış açımızı aklamak için kullanmışızdır.

İçimize atamadığımız öfkemizde elbet haklıyızdır, kime doğrulttuğumuz konusunda zaman zaman bir ihtimal yanlış.

Herkes herkesi elbet sevmek zorunda değil, her fikre de saygılı olunmaz, fikrin söylenme hakkınadır saygı. Lakin ortada sevgi ve saygının kırıntısı kalmamışsa elbet bizim de vardır yanlışlarımız.

İçime sinmeyen şeyler var, çok isterdim makul zeminde tartışabilmek. Bir konuyu ortaya attığımda kalbimin kırılacağını değil, aydınlanacağımı hissetmek isterdim.

Bir bilenden dinlemek üzere sormak istediğim şeyler olurdu, alaya alınmayacağımı bilseydim.

Çok uzun zaman oldu birinden ulu orta kurulmuş “Haklı olabilirsin” cümlesini duymayalı. “Bakış açın farklı, bunu düşüneceğim” diyene de hasret kaldık kanaatindeyim. Duyduğu bir konuyu araştırıp yeniden kanaat geliştirene de rastlamayalı seneler oldu.

İçime sinmeyen şeyler var. Mesela güçlü bir toplumsal tavır olarak çıkan woke kültürünün sosyal medya elinde mutlak ahlakını dayatmasının gerçekten kazandırma ihtimali var mı yoksa uzun vadede yeni bir yasakçılık inşasına yarama ihtimali daha mı yüksek?

Savunma hakkının gasbedilmesi kimin gasbettiğine göre tartışmaya açılır bir hal mi?

Hukukun adil olması birincil önceliğimiz ancak kendi öznesi olduğumuz durumlarda adaletten ziyade intikam talebinde bulunmak bir gün bizi de kınadığımıza dönüştürmez mi?

İnsanları öfkeleri üzerinden örgütlemek mi daha mantıklı bir tavır yoksa savunulan değerler üzerine bir arada daha iyi hissedilen bir örgütlenme mi dağılma riskine daha dayanıklıdır? İnsanlar korktuklarının ardında mı saf tutar sevgi ve saygı duyduklarının mı?

Yasakçı zihniyete karşı sosyal medya savunuyoruz, fikir özgürlüğü de buna dahil olduğu için. Kullandığımız tüm mecralar kapitalizmin, emperyalizmin, otoritenin, tekelciliğin sembolüne dönüşmüş sermayeler elinde ve manipülasyona açıklıkları aşikarken buradan medet ummaya devam etmemiz bir ezbercilik mi? Yeni bir yol arıyor muyuz kendimize?

İran’da internet yok, sosyal medya yok, protestoların sonucu katliama dönüşüyor lakin sokak durulmuyor. İsyanın ön koşulu değilmiş demek dijital iletişim diye düşünmeden edemiyor insan. Yazmak ile yaşamak arasındaki uçurum derin. Yaşamak ile “içerik üretmek” arasındaki fark gibi.

“İçerik üreticisi” yazıyor sayısız insanın titrinde.

Kapitalizmin bulduğu bir çıkış oldu bu. Varlığı sarsıldığında emeği değersizleştirerek varlığını sürdürebileceğini fark etti. Bu cenahta üretim durunca dünya durmuyor artık, içerik üretmeseniz de mecra eskileri ısıtır koyar önümüze, bağımlılık baki kalır. Algımız videoda altı saniyeye düşmüş, okuduğumuzu anlama kapasitemiz yerlerde, kalıcı eser bırakma kaygısı yok denecek vaziyette, bu dönem acaba nereye?

İçime sinmeyen çok şey var. Konuşmak isterdim duygu durum değişikliklerimiz üzerine.

Her şeyi kavgasız, alaysız ve dayatmasız konuşabilseydik, hiçbir ezberin kurbanı olmazdık.

Öz eleştiri yaparak bitireyim yazımı:

Herkesin öfkesini, dayatmasını, alaycılığını anlayabiliyorum.

Lakin Bülent Ortaçgil’in şarkısında dediği gibi anlamak çözmeye yetmiyor.

Çözme çabasını tek başıma gösteremeyecek kadar kırık buldum kalbimi, o yüzden yazdım bu satırları.

Oysa hayat hepimizi çifte su verilmiş çeliğe çevirmişken, kırılmak hiçbirimize yakışmazdı.

Umarım bir gün, haklı çıkmak kaygısıyla söz değil kazanmak için eylemlik üretebiliriz hep birlikte.

Belki o zaman sırrı çözeriz.

Kim bilir?

Ayşen Şahin

Konuşamıyoruz
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et