Mevzuat kimden yana?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından yeni bir yönetmelik daha düştü önümüze: “Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik.” Uzun zamandır işçi sağlığı ve iş güvenliğine dönük yaklaşımların sınıfsal boyutunda bir kez daha sermayenin yanında saf tutulduğunu ve değişikliklerin de bu saf tutmanın açık yansıması olduğunu görüyoruz elbette. Doğası gereği sınıfsal bir mücadele alanı olan, emek sermaye çelişkisi açısından doğrudan yaşam hakkı, sağlık ve güvenlik meselesi olarak karşımıza çıkan bu ortamlarda bilimsel ve özerk kurumların varlığı, bu çatışmalı koşullarda emek lehine bir denge unsuru oluşturabilirdi. Ancak yeni yönetmelik bu olasılığı ortadan kaldırma konusunda açık bir siyasi tercihi işaret ediyor.
Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyine ilişkin yeni yönetmelik, yalnızca teknik bir idari düzenleme değil. Bu düzenleme, Türkiye’de devletin bilimle, emekle ve özerk kurumsal yapılarla kurduğu ilişkinin geldiği noktayı açık biçimde ele veriyor. Tartışmayı yalnızca “temsil sorunu” olarak görmek, meselenin asıl ağırlık merkezini ıskalamak olur.
İş yeri hekimlerini ve mesleki sağlık bilgisini temsil eden Türk Tabipleri Birliği (TTB) ile iş sağlığı ve güvenliğinin yapısal boyutunu temsil eden Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Konseyde idarenin takdirine bağlı olarak “İsterse çağrılabilecek” bileşenler olamaz. Bu iki kurum, işçi sağlığı ve güvenliği alanının tarihsel hafızasını, bilimsel bilgisini ve emekten yana toplumsal meşruiyetini taşıyan kurucu özneleridir. Ancak burada altı çizilmesi gereken önemli bir gerçek var: TTB bu alandan bugün dışlanmış değildir. İşçi sağlığı ve güvenliği politikalarının belirlenmesinde TTB, uzun süredir devre dışı bırakılmış; bilgi üretimi, saha deneyimi ve eleştirel katkısı sistematik biçimde yok sayılmıştır. Bugün yapılan, bu durumu daha da pekiştiren yeni bir hukuki metne dönüştürmekten ibarettir.
Bu durum, devletin bilimle kurduğu ilişkinin niteliğine dair daha genel bir sorunu işaret eder. Türkiye’de bilimsel bilgi, özerk ve eleştirel olduğu sürece değil; siyasal iktidarın tercihleriyle uyumlu olduğu ölçüde makbul sayılmaktadır. Özerk meslek örgütleri, üniversiteler ve uzmanlık alanları, kamusal karar süreçlerine katkı sunan yapılar olmaktan çıkarılıp; denetlenmesi ve etkisizleştirilmesi gereken aktörler olarak görülmektedir.
Bu kurumların sistem dışına itilmesi, tarafsız bir idari tercih değil; sınıfsal bir saflaşmadır. İşçi sağlığı ve güvenliği, emekten yana bilgi üreten öznelerden arındırılarak; asla denetlenemez otoriter bir devlet aygıtının kanatları altına aldığı sermayenin insafına bırakılmaktadır. Devlet, burada tarafsız bir düzenleyici değil; kendi hiyerarşik yapısı dışında kalan her türlü özerk kurumsal aklı tehdit olarak algılayan bir aygıt olarak varlığını ortaya koymaktadır. Bilim ise kamusal yararı gözeten eleştirel bir araç olmaktan çıkarılıp; idarenin kararlarını meşrulaştıran bir teknik aparata indirgenmektedir.
Uluslararası sözleşmeleri yok sayma bu alanda da kendisine yer bulurken, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerine ya da uluslararası normlara aykırılık meselesi ötesine geçen bu yaklaşım işçinin yaşamını ilgilendiren bir alanın, emeğin ve bilimin kolektif aklından koparılmasıdır. Devlet eleştirel bilgiyi bastırdıkça; bir yandan düzenlemeler artar, kurullar çoğalırken iş cinayetleri ve meslek hastalıkları da artmaya devam eder. Oysa devletin görevi, eleştirel bilgiyi bastırmak değil; onu kamusal karar süreçlerinin merkezine taşımaktır. Aksi halde ortaya çıkan şey iş kazalarını önleyen bir sistem değil, yalnızca istatistikleri yöneten bir bürokrasi olur. Sorun hemen her alanda olduğu gibi mevzuat eksikliği değil; bilimsel bilginin ve emeğin sistem dışına itilmesidir. İşçi sağlığı ve güvenliği, Resmi Gazete sayfalarında değil; özerk bilimin, örgütlü emeğin ve toplumsal denetimin var olduğu bir zeminde mümkündür.
Evrensel'i Takip Et