20 Ocak 2026 06:00

Bene qui latuit bene vixit.” (Bir köşede saklanmış olan, iyi yaşamış demektir.)

Bu eski Roma hikmeti, günümüz dünyasına da eşlik ediyor. Günümüzün dünyası da en az Roma’nınki kadar barbar ve ceberrut. 

Aslında iyimserliğimizi korumak için “en az” diyoruz; Roma’nın bir “hukuk”u vardı en azından, bugün o da yok. Yasa işlemiyor. Hukuk tarumar.

Bu boşlukta gücü yeten yetene.

Ortalık hiç tekin değil.

Sokakta sırtını çetelere yaslamış 15 yaşında bir yeniyetme tarafından bıçaklanabilirsiniz.

Sahibi iktidar seçkinlerinden olduğu için denetlenmeyen bir iş yerinde ölebilir, sosyal olma zorunluluğu duymamış devlet yüzünden sığındığınız eski bir otomobilde yanarak can verebilirsiniz.

Rüşveti verilmiş çürük bir binanın enkazı altında kalabilir, kırmızı bültenle aranırken silah ruhsatı alabilmiş illegal bir tipin “yasal mermisiyle” vurulabilir, bunları haberleştirdiğiniz için bir sabah evinizden ters kelepçeyle alınabilirsiniz.

Bağımsız bir ülkenin devlet başkanı olsanız ne yazar! Bir gece ansızın yatağınızdan kaçırılabilirsiniz.

Ya da Devlet Başkanı’nı yatağından kaçıran aynı zorbanın ülkenize cumhurbaşkanı yaptığı (Ahmed eş-Şara gibi*) biri tarafından sırf aynı etnik kökenden, dinden, mezhepten vs değilsiniz diye eziyet görebilirsiniz.

Nihayet, uygarlığımızın bu harikulade manzarasına bakıp ruhsal bunalıma girdiğinizde de “varsıla terapi yoksula ilaç” veren sağlık sisteminde Allah’a emanet edilebilirsiniz.

Günümüz dünyasında her birey bu gibi şeylerle (ya da bu gibi şeylere benzer başka şeylerle) baş etmek zorunda. Fakat bunların hiçbiri bireylerin kendi hikâyelerine sıkıştırılarak anlatılabilecek şeyler değil. Bunların her biri geniş bir toplumsal gerçeklik içinde oluşuyor ve o gerçekliğin dışavurumları olarak açığa çıkıyor. En gerçek olan şey de rakamlar.

Türkiye’de 15-34 yaş grubunda bulunan 24 milyonun yaklaşık yüzde 27’si, yani her 100 gençten 27’si, yani 6.5 milyon genç ne eğitimde ne istihdamda.

Son dokuz yılda “suça sürüklenen çocuk” sayısındaki artış (TÜİK hesabıyla bile) yüzde 51.5.

Çocuklarımızın durumu vahim…

Son 1 yılda 30 kız çocuğu, Narin gibi, Müslime gibi, Rabia gibi, şüpheli olarak ölü bulundu!

2025 yılında (en az) 94 çocuk, işçilik ederken öldü.

Çalışırken ölmese ne olacak! Hayat boyu çalışıp emekli olanların yüzde 70’i-80'ini temel gıda ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor.

Emekli olup da kayıt dışı veya kayıtlı olarak çalışanların toplam oranının yüzde 30-40 civarında olduğu tahmin ediliyor.

Toplumda hiçbir çözüm ümidi yok. Yüzde 61, devletin kurumlarına güvenmiyor.

18-34 yaş arası eğitimli genç nüfusta “fırsat olsa başka ülkede yaşamak isterim” diyenlerin oranı, ülkede kalmak isteyenlerle neredeyse eşit.

Bu sorunlar artık toplumu boğuyor.

Nüfusun yüzde 55’i, hadi her iki kişiden biri diyelim, ülke gündemini takip etmenin kendisini “fazla” ya da “çok fazla” bunalttığını söylüyor.

Toplumun yüzde 61’i “yüksek düzeyde tükenmişlik hissi” yaşıyor; her iki kişiden biri psikolojik desteğe muhtaç.

Rakamlar gerçekten ürkütücü; insanda evlere kapanıp dış dünyayı sonsuza dek “dışarıya hapsetme” dürtüsü uyandırıyor.

O halde… Sahiden, “Bir köşede saklanmış olmak, iyi yaşamak” mıdır?

Asla.

Dünyanın efendilerini, sonsuz bir zafer güvencesine kavuşturmayı hesap eden safsatalar bunlar; Roma’nın (“yürürken ceplerinden ülkeler, devletler dökülen”) kudretli Sezarlarını kurtaramadı, günün efendilerini mi kurtaracak?

Bu tablonun baş müsebbibi tabi ki kapitalizm; “bireylerin dünyasını aşan geniş toplumsal gerçeklik” dediğimiz şey kapitalizmden başkası değil. Ve kapitalizme hiçbir surette ebedi yaşam garantisi verilmedi; tarihte eşitsizlikçi hiçbir düzen böyle bir ayrıcalıkla taltif edilmiş değil.

Kapitalizm daha fazla yaşamayı hak etmiyor.

Savunulabilir hiçbir tarafı yok.

Kapitalizm her haliyle berbat.

15 yaşındaki çocukları sokak eşkıyasına dönüştürmesiyle berbat.

Otoriter rejimlere yol verişiyle berbat.

Tekinsiz bir manyağı pimi çekilmiş bomba gibi dünyanın orta yerine bırakışıyla berbat.

Çoluğu çocuğu ucuz emeğe dönüştürüp atölyelerde, makine başlarında ölüme yollayışıyla berbat.

Her iki vatandaşından birini delirtmesiyle berbat.

Toplumun yarıdan fazlasını tüketmesiyle berbat.

Berbat bir düzen olan kapitalizm, insanlığın görüp göreceği son yaşam formu değil, tarihin bittiği ettiği yok.

Ama bu gerçek, köksüz temelsiz bir umuda dönüşüp fakirin ekmeği olarak kaldığı sürece, bahtsızların sırtına “her şeyin iyiye gideceğine” inanma yükümlülüğünü yüklemekten başka bir işe yaramaz. Biz el atmadıkça hiçbir şeyin kendiliğinden iyileşeceği yok; durduk yere iyiye gitmez dünya. Henüz erişilmemiş geleceği heba etmemek için bu kör inanıştan, şeytana karşı salavat getirir gibi, “her şey güzel olacak” demekten vazgeçmek gerekiyor. Böyle bir temelsiz ütopyadan vazgeçilmesi (kapitalizmin başka bir berbatlığını, Hitlerciliğini yaşamış Adorno’nun dediği gibi) onun gerçekleşmesine benzer. 

Sahici bir ütopya yaparak öğrenilen bir şeydir, kendisindeki “dünyayı değiştirebilme gücünü” görebilmiş toplumun kolektif deneyimidir. Ama iyi bir yaşam umudu kalmamış olanlar bunun çok uzağında “bir köşede saklanmayı” tercih edebilirler. Bu bir kaçıştır ve “kaçış” insanın kendi kendini manipüle etme hilelerini öğrenmesine ve uyarlamasına yönelik iyi örgütlenmiş bir etkinliktir. 

Ne tamamen ölmesini ne de tekrar yaşama dönmesini bilen bir düzen kapitalizm. Son saati yaklaştıkça gitgide zalimleşen, vahşileşen bu korkunç ölünün son nefesini vermesi, ancak kendi kendini manipüle etme hilelerinin öğrenilmesine ve uyarlanmasına yönelik iyi örgütlenmiş bu etkinliğin kolektif deneyiminden vazgeçilmesiyle çabuklaştırılabilir. 

…………………………………………

*Bu vesileyle… Ruşen Çakır, geçen gün Youtube’daki programında Ahmed eş-Şara’nın bir gazeteciye verdiği röportajda son derece bilgili ve sistematik bir düşünce içinde konuştuğunu belirtiyor ve Arap milliyetçiliği içeren söylemine de vurgu yaparak (ortalıkta herhangi bir alternatifinin olmadığı güncel koşullarda) onun Arap dünyasına “lider” olabilecek kapasitede olduğu sonucunu çıkartıyordu. İyi niyetinden hiçbir şüphemiz olamaz, Ruşen Çakır’dan söz ediyoruz sonuçta. Sadece şunu söyleme ihtiyacı doğuyor: Bu sonuç, gazete için yapılmış konuşmadan, bir medyatik performanstan çıkartılıyor. Eş-Şara, objektiflere artık militan kıyafetiyle değil de kravat ceketle poz vermenin daha isabetli olacağını bilen, üniversitede Medya Çalışmaları tahsili görmüş biri, meslek alanı medya. Gazeteye de gazetenin neyin aracı olduğunu bilerek konuşuyor. Yani, işini yapıyor sonuçta. Yeraltı tünelleri kazdıran mühendislik mezunu Usame bin Ladin gibi; 11 Eylül 2001’de Amerika’nın en ünlü gökdelenlerini yıkan şehir planlamacısı Muhammet Atta gibi.

Göksel Aymaz

Tekinsiz dünya
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et