Hidayet'in konağı
Orhan Pamuk’un (sanki en güzel romanı) Cevdet Bey ve Oğulları’ında hiç unutulmayacak bir Hidayet karakteri vardır. Abdülhamit istibdadının “gece Saray’a sövüp, gündüz Saray’dan ihsan alan” hokkabazlarındandı Hidayet. Ve konağı ile meşhurdu. Fransız Devrimi arifesinin “salons parisien”leri gibiydi onun konağı. Dönemin bütün gazeteci, şair, münevver takımı burada toplaşır, onların dedikodudan propagandaya uzanan sohbetlerinde yedi düvelin cümle meselesi konağın salonuna yığılırdı. Öyle herkesi de almazdı konağına Hidayet, misafirlerinde damga ve üslup arardı. Yani, saten mefruşat, antika eşyalar, kadife koltuklar kadar biraz da misafirleri döşerdi konağını. Zaten Hidayet de bu yüzden kimse yokken Naima okur, misafir gelince onları elinde Plutark’la karşılardı. Gündüz Saray’dan ihsan alan hokkabaz Hidayet, gece konağına doldurup birlikte Saray’a sövdüğü misafirleri sayesinde kendine meşruiyet kazandırırdı.
Son günlerde bu “Meşruiyet kazandırma” lafı ortalıkta epeyce bir dolandı ya, Hidayet de ondan hatırlattı kendini. Bildiğiniz gibi, ilkin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son Amerika ziyareti ve orada Başkan Trump’la görüşmesi “Erdoğan’a meşruiyet kazandırma” lafı üzerinde konuşulmuştu. Sonra, “terörsüz Türkiye” komisyonunun Abdullah Öcalan’ı dinlemek için İmralı’ya gitme kararı da yine aynı tema üzerinden tartışıldı, “Milletvekillerinin İmralı’ya gidişi Öcalan’a meşruiyet kazandırmak için miydi?” diye. Ve yeni Suriye’ye sumhurbaşkanı yapılan Colani de Beşar Esad’ın devrilmesinin birinci yıl dönümünde (8 Aralık’ta) yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında, ülkenin dışarıdaki imajını köklü biçimde değiştirdiklerini, Suriye’yi bölge ülkeleri ve dünya için güvenilir bir ortak haline getirdiklerini, yani bir zamanların terör örgütü HTŞ’nin hem bölge hem de Batı nezdinde meşruiyet kazandığını söyledi. (Tabii başta ABD, İsrail ve Türkiye denklemine borçluydu bunu ama, kitlelerin karşısında böyle bir şey söyleyemezdi elbette.)
Yani galiba, “global village”in şerifi Trump dışında, herkesin bir meşruiyet arayışı var gibi. Nitekim Evrensel’in almanağı da 2025 yılını “meşruiyet sancısı” olarak tespit edip kodlamıştı.
Dönemin “sancısı”na uygun biçimde, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın oğlu Bilâl Erdoğan da, ülkemizde dindarlığın bir meşruiyet krizi içinde olduğunu düşünüyor olmalı ki geçtiğimiz cuma günü Türkiye Gençlik STK’leri genel kurulunda (İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti başkanı sıfatıyla) yaptığı konuşmada “Yeniden bu toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorundayız” dedi.
Karar Yazarı Yusuf Ziya Cömert, bunun üzerine dün (12 Ocak’ta) “Toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısı ne zaman güçlüydü? Ne zaman zayıfladı? Mesela dindar olduğunu söyleyen insanlar iktidara geldikten sonra zayıflamış olabilir mi?” diye sordu. Ve ekledi: “İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısını kendimizi değiştirerek mi, ıslah ederek mi, yani yolsuzluk yapmayarak, ehliyete liyakate önem vererek, yetim hakkı yemeyerek, insanlara adaletle, merhametle muamele ederek mi, yoksa toplumu yaptıklarımızın adalete, liyakate, ehliyete, hakkaniyete uygun olduğuna ikna ederek mi yerleştireceğiz” diye sordu.
Böyle bir soru bir süredir ortada duruyor. AKP iktidarının dindarlığı ve dindar muhafazakarlığı bir şekilde onarmak istediği, böyle bir gündemi olduğu çok açık. Çünkü seçmen tabanını koruma, küsenleri döndürme, kısaca “oy garantisi” buradadır. Bunu herkesten iyi onlar biliyor.
Gündemi hallaç pamuğu gibi atan yasa dışı bahis, kara para, uyuşturucu soruşturmaları da bunun bir işareti aslında. Son günlerde medya ve popüler kültür dünyasının tanıdık isimlerine yapılan (Yasa dışı bahis ve kara para soruşturmalarıyla da iç içe geçmiş) uyuşturucu gözaltı ve soruşturmalarının, “arazi temizliği” ya da “taht kavgası” olmasının yanı sıra, zedelenen dindar muhafazakarlığı onarma, kaybolmakta olan itibarını geri kazandırma çabası olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.
AKP, iktidarının varlığını ve devamını hep burada, dindar muhafazakarlığı toplum içinde yaygınlaştırmada aradı zaten. Yeri göğü inleten “kültürel hegemonya” meselesi, böyle bir arzudan ibaretti. AKP tarafından emek rejimindeki güvencesizleştirmeden kara para denen sermaye biçimine, yüksek enflasyondan artan işsizlik ve derinleşen yoksulluğa kadar neoliberalizmin bütün sonuçlarına maruz kalan alt sınıfları “seçmen tabanı” olarak elde tutmanın bir aracı olarak önemsendi. (Arkadaşımız Şenay Aydemir yeni çıkan “AKP’nin Kültür Savaşı” kitabında bunun uzun yıllara dayanan çetelesini tutmuş, oraya bakılabilir. Bendeniz de bu mesele üzerine bir kitabı geçen ağustos ayında yayınevine teslim etmiştim ama, basılmasını bekliyoruz, bakalım…) Partinin İslamcılığı kültürel hegemonya projesinin en temel ve vazgeçilmez referansı oldu. Neoliberalizmin en gözü pek, en tavizsiz politikalarını uygularken ortaya çıkan sorunlar, siyasal iktidarı tehdit etme olasılığına karşı, “dindar muhafazakarlık” ile etkisizleştirilip görünmez kılınmak istendi. Muhafazakar seçmen tabanı bu yüzden yaşam tarzı ve değerler üzerinden yürüyen bir kültürel çatışma iklimi içinde tutulmaya çalışıldı.
Bu bakımdan, AKP iktidarının yeni dönemdeki siyasetinin ve dolayısıyla kültürel hegemonya mücadelesinin her zamankinden daha İslamcı tonda olmasını bekleyebiliriz. Fakat bu da “Gece kara para ve uyuşturucuya sövüp, gündüz kara para ve uyuşturucudan nemalanan hokkabazlarla” olacak iş değil. AKP, Hidayet’in konağı değil sonuçta.
Bütün bu operasyon ve soruşturmaların hep söylenen “taht kavgası” ile ilişkisi de burada zaten. Bilâl Erdoğan, elbette Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu olmasının yanı sıra, gerek İlim Yayma Vakfı, Okçular Vakfı, TÜGVA, TÜRGEV gibi İslami vakıf ve kuruluşların yönetim kurulları ve heyetlerindeki pozisyonları, gerek medya ve kamuoyu önündeki dindarca performansları ve elbette Kartal İmam Hatip tedrisatından ötürü, planlanan gelecek için en uygun personadır.
Evrensel'i Takip Et