9 Ocak 2026 06:19

Her devlet başkanı bir Maduro olabilir

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı (UKKTH) veya bunun ‘Amerikanca’sı Self-Determination, Birinci Büyük Savaş’tan sonra kurulan düzenin anahtar kelimesiydi. Üç imparatorluğun yıkıldığı, bir proleter devrimin yaşandığı dünyada Lenin’e göre, halkların emperyalist sömürgecilerine karşı bağımsızlık mücadelesini sosyalizmin dayanaklarından biri olarak gören anlayışın özetiydi UKKTH. O sıralarda üzerinde güneş batmayan imparatorluğun yani İngiltere’nin tahtını sallayarak yükselen ABD’nin Başkanı Wodrow Wilson da 14 maddelik ‘prensipler’ini açıklayarak eski sömürgelerinden kurtulmaya çalışan halklara yeşil ışık yakıyordu. Self-determination, İngiltere ve Fransa’nın defedildiği sömürgelerde ABD’ye bağlı yeni sömürge rejiminin zahmetsizce kurulmasına imkan sağlayan bir ilkeydi. 

Wilson ölü doğan ve daha sonra yerini Birleşmiş Milletlere bırakacak olan Milletler Cemiyetinin kurucu babasıdır. Onun 14 maddelik prensipleri içinde dünya çapında ticaret serbestliği ve ticari ilişkilerde eşitlik, uluslar arasında ekonomik bütün engellerin kaldırılması, silahsızlanma, açık diplomasi vb. gibi yeni dünya düzeninin kurucu şartları yer almaktaydı. Ne var ki mağlup Almanya’ya imzalatılan Versay Anlaşması ile yeni doğmuş SSCB’de düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı ve savaştan sonra kurulan Komintern’in önerdiği dünya düzeni Wilson’ın emperyalist hayallerine saplanan bir bıçaktı. Gerçekte dünyanın iki kutba bölünmesi ikinci savaştan sonra değil birincisinden hemen sonra gerçekleşmişti. İkinci savaş bu durumu halk demokrasilerinin kuruluşu, Çin devrimi, eski sömürge sisteminin yıkılışı ve Sovyetlerin nüfuz alanındaki genişleme ile perçinledi.

ABD uluslararası siyasi ve askeri koalisyonlardan, zayıf ülkelerde manda ve vesayet ilişkileri oluşturmaktan gerçekte hiç vazgeçmedi Ancak onu itidalli olmaya zorlayan uluslararası ilişkilerin kuralları, örgütlü işçi sınıfı, kamuoyu tepkisi ve karşısındaki ‘blok’un ağırlığı gibi koşullar, ABD’yi hamlelerine uygun araçları yaratmak zorunda bıraktı. 20. yüzyıl ABD’nin kurulup dağılan, yeniden kurulan sayısız ittifaklarının yüzyılıdır. Ki yeni yüzyılın başında Irak’a saldırırken, İngiltere hariç, kimseyi yanında bulamayınca ‘uluslararası toplum’ diye ona destek olduğunu iddia ettiği hayali bir koalisyonu uydurmuştur. 

ABD’nin esas gücü ikinci savaştan sonra kurulan NATO’dur. Yeni sömürgeciliğin ABD tarafından komuta ve finanse edilen devasa ordusu aynı zamanda en tehlikeli siyasi aparata dönüşmüştür. Ama NATO sadece bir operasyon-ortak savunma örgütü değildir. Aynı zamanda ülkelerin içinde oluşturulan görünürde bağımsız ancak komutası emperyalizmin merkezinde olan illegal yapılarla iktidar devirip iktidara getiren bir iç güçtür de.

ABD emperyalizminin kara kitabında Kore savaşı, Vietnam’ın işgali, Latin Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde darbeler, siyasi cinayetler, iç savaş körükleyiciliği, Gladyo ve benzeri örgütler aracılığıyla ülkelerin iç işlerine karışma, tam biat sağlayamadığı iktidarları devirme, ‘uluslararası komünizmle mücadele’ stratejisi kapsamında sayısız muhalifin katledilmesi, dayatmalar, ambargolar vardır. 1973 Şili darbesinin mimarı CIA, Devlet Başkanı Allende’nin öldürülmesinin sorumlusudur. Nikaragua, Salvador, Endonezya’da iç savaşın tetiği de ABD’nin parmağının ucundaydı. İç savaş ve çatışmaların, kitle katliamlarının ateşleyicisi ya da suç ortağı da hep ABD olmuştur. Türkiye’de 1977 1 Mayıs Katliamı’nı da buna eklemek gerekir.  

Uluslararası ilişkilere kural dayatan iki kutuplu bir dünya düzeni varken; kibarca tehdit eden diplomatların ve “fırsatlar ülkesi” reklamını satan kitle iletişimi profosyonellerinin yer aldığı ABD sahnesinin geri planında; haydutluğun, mafyatik yöntemlerin, ülkelerin içinde besleme iş birlikçilerin egemen olduğu bir düzen işliyordu.

Şimdi, emperyalizmi ara sokaklar bulmaya yönelten demokratik temayülün ağırlığı, sosyalizm tehdidi, sömürgecilik karşıtı mücadeleler yok. Rol yapmaya gerek de yok. ABD sermayesi emeğin maliyetini dünya çapında yükselten direniş ve eylemlerin önemli ölçüde geriye çekildiği günümüzde bastırılmış saldırganlığının bentlerini soytarı ve patavatsız bir başkanın liderliğinde yıkıyor.

Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun göz önünde yatağından kaçırılması ve ABD’de bir hapishaneye tıkılması Trump’ın damgaladığı yeni dünya düzeninde cüretin sınırsızlığını göstermesi bakımından önemli. Dünya buraya birdenbire gelmedi, sadece altında ateş yakılan üstündeki kurbağanın bu kadar kızaracağı henüz beklenmiyordu.

Oysa uluslararası ilişkileri iki dünya savaşındaki pat durumunda kısmen düzene sokan ‘kurallar’ın yıkımı göz önünde gerçekleşti. Trump, Gazze’yi Riviera yapacağını söylerken, Trump’ın peşine takılmış leş avcısı devletler Netanyahu’nun sırtını sıvazlarken halkları; gerici Hamas’a, aynı ölçüde gerici Hizbullah ve İran yönetimine karşı haklı bir saldırıdan ibaret, münferit bir durumla karşı karşıya olduklarına inandırmaya çalışıyorlardı. Trump, Venezuela Devlet Başkanını ‘narko terörizm’ suçlusu olarak derdest ederken; gelişmelerin münferit olanı giderek genelleştirdiğini, ABD’nin ulusların iç işlerine karışma hakkının apaçık yerinden söküldüğünü ve bunun bütün dünya için geçerli olmaması için hiçbir nedeninin kalmadığını ilan etmişti. Dünyayı allak bullak eden budur; narko terör suçlamasına veya benzeri bir suç uydurmasına dahil olmayacak kimse kalmamıştır çünkü.    

Şimdi kuralı, gücü olanın koyduğu bir cangıl inşa ediliyor. Bir süre sonraki seçimlerde iktidarda kalabilmek için anayasada değişiklik yapacağım diyen barbar, dünya düzeninin vektörünü gösterdi; bu tüm diktatörler ve diktatörlük heveslileri için de esin kaynağı.

Trump, kabına sığamayan, sıkıştığı yerden yayılacak zayıf noktaları zorlayan ABD sermayesinin en gerici, en bağnaz, en saldırgan eğilimlerinin temsilcisi. Ağzı pis bir lümpen. Sayesinde bir NATO üyesi olan Danimarka, ABD ile Grönland’a el atmaya çalıştığı için gerilimde, Kanada ve Meksika’ya ‘Bir şeyler yapmak’tan bahsediyor, Küba’yı ve İran’ı tehdit ediyor, Suriye’de Alevi ve Kürt katliamına yeşil ışık yaktı.  

Hitler onun bedeninde 2.0 versiyonuyla yeniden imal ediliyor.

Bir de vaktiyle Wilson’a verilen Nobel Barış Ödülü’nü alamadığı için çıldırıyor.

Nuray Sancar

Her devlet başkanı bir Maduro olabilir
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et