Çok boyutlu çürümüşlük
Ülkemizdeki profesyonel futbol organizasyonu adeta bir dolandırıcılık sektörü. Kültürün bu kadar sığ, cehaletin bu kadar derin, sahtekarlığın bu kadar yaygın olduğu, buna karşılık birilerinin muazzam paralar kazandığı bir futbol düzeni başka nasıl tanımlanabilir ki?
Aslında durum ve gidişat tüm dünyada aynı ama bizdeki genel geri kalmışlık bu alanda da dikkat çekici bir fark yaratmamızı sağlıyor!
Kültürel sığlık, oyuna bakışta hemen kendisini ele veriyor. Rakibe saygıyı, onurlu, faziletli mücadeleyi kazanmaktan daha değerli gören bir kültürel altyapıdan yoksunuz ne yazık ki. Futbol kültürümüzü en iyi yansıtan tezahürat, “Vur kır parçala bu maçı kazan”
Evet, futbol kültürümüzde bizim için kazanmaktan daha değerli ve önemli hiçbir şey yok. Kışkırtma, taciz, fanatizm, küfür, nefret, düşmanlık ve saldırganlık, futbol kültürümüzün merkezinde yer alan unsurlar.
Çok büyük paraların dönmesine karşılık oyunun teknik kısmıyla ilgili olarak da şaşırtıcı boyutta bir cehalet söz konusu.
Medyadaki cehalete değinmeye gerek bile yok. Bilgi zaten onların umurunda değil çünkü. Onların derdi, tamamen duygulara hitap eden bir politikayla pastadan pay kapmak…
Futbol bir alan, zaman, hareket oyunu. Oyunu kazanabilmek için 11 oyuncuyla bu alanı en doğru, en verimli şekilde kullanmak gerekiyor. Yani aslında -en azından temel seviyede- fizik ve geometri bilgisi gerektiren bir oyun.
Bu oyunda, oyuncuların sahayı en verimli şekilde kullanabilmesi adına, topun ve rakibin konumuna göre kendi konumlarını en doğru şekilde belirlemelerini sağlayacak birtakım temel ilkeler söz konusu.
Taktiklerden, stratejilerden, dizilişlerden önce bir altyapı zemini olarak oyunun bu temel ilkelerinin özümsenmiş olması gerekir. Oyunla ilgili olarak kurgulanan taktikler, stratejiler, planlar ve diziliş bu ilkelerin üzerine oturtulmalıdır. Bu gerçekleştirilebildiği (Kendine boş alan yaratma, rakibin oyun alanını daraltma) oranda hem oyun güzelleşir hem de başarılı olma şansı yükselir.
Altyapıdan itibaren öğretilmesi ve antrenmanlarda sürekli tekrarlarla futbolcuların iyice özümsemesi gereken oyunun temel ilkelerinin uygulanışını ise sahada pek göremiyoruz ne yazık ki…
Kısaca söylemek gerekirse, transfer aşamasında milyonlarca avronun pazarlığını yapan oyuncular, sahada topun ve rakibin konumuna göre nerede ve nasıl durmaları gerektiğini bile bilmiyorlar. Bu bilememe durumunun sürüp gitmesi ise çoğu teknik direktörün de futbolun temel ilkelerinden habersiz olduğunu gösteriyor. Ya da -iyi ihtimalle- ilkeleri biliyorlar ama oyuncularına öğretmeyi beceremiyorlar. İhtimal iyi olduğu kadar vahim de.
Temel ilkeler yerine “istek”, “hırs”, “ruh”, “karakter” gibi soyut kavramlara dayalı motivasyon ön plana çıkarılıp pompalanıyor. Bilgi emek gerektirir, duygulara dayanarak yol almak ise kolay olduğu kadar, şuursuzların gönlünü alma imkanıyla birlikte geniş bir konfor alanı yaratıyor…
Ayrıca hakemlere yaptıkları saçma sapan itirazlardan anlıyoruz ki milyonluk oyuncular, oynadıkları oyunun kurallarını bile bilmiyorlar…
İşin bir de sahtekarlık boyutu var. Çoğu oyuncuda hakemi aldatmaya yönelik sahtekarca hareketler, davranışlar adeta bir alışkanlık haline gelmiş durumda. Amaç, hakemin rakip oyuncuya -haksız yere- kart göstermesini sağlamak ya da hakemi yanıltıp avantadan penaltı kazanmak. Maçların pek çok kamerayla kaydedildiğini bildikleri halde, hiç utanmadan ve rezil olurum korkusu duymadan “ya tutarsa” motivasyonuyla böyle sahtekarlıklara kalkışabiliyorlar. Bu, aynı zamanda rakibin emeğini çalmak yani düpedüz hırsızlık anlamına da geliyor elbette. Sahtekarlık ve yüzsüzlük artık profesyonelliğin gereği ve oyunun bir parçası olarak sayıldığı için bu şekilde kazanılan puanlar hiçbir vicdani sıkıntı yaratmadan gönül rahatlığıyla sindirilebiliyor.
Tabii bütün bu çürümüşlük tablosunda bahis konusuna da değinmek gerekiyor. Bahis pastasından para koparmak adına gerek yöneticilerin, teknik direktörlerin, hakemlerin, gözlemcilerin, oyuncuların kirli tezgahlara alet olması, gerekse maçların birer danışıklı dövüşe dönüştürülmesi nasıl bir pislik içinde bulunduğumuzu net biçimde ortaya koyuyor…
Ülkedeki ezici çoğunluğun hayal bile edemeyeceği miktarlarda para kazanan oyuncuların hâlâ bahis peşinde koşturmasını ise açgözlülük dışında bir kavramla açıklamak zor…
Dünyada cehaletin, yetersizliğin, etik değer yoksunluğunun bu kadar hakim olduğu ve buna karşılık bu kadar yüksek miktarda paraların kazanıldığı başka bir sektör yok.
Sektörün motor gücünü oluşturan taraftarların fanatik duygularından kurtulup objektif bir bakışla bu tabloyu sorgulamaları çok önemli. Taraftarlar böylesi bir yeti geliştiremediği sürece gidişatın değişmesi mümkün görünmüyor.
Evrensel'i Takip Et