5 Ocak 2026 06:10

AKP'nin (asgarî) ücret politikasının başarıları

Asgarî ücret: Bir “sınıfsal başarı” ve “sağlıklı yoksulluk” manifestosu

2026’nın asgarî ücreti açıklandı: 28.075 TL. Böylece 2025 yılı ocak ayından bu yana çalışanlara neredeyse 6 bin lira (5.970,83 TL) zam yapıldı. Az mı? Şükredin! Şükredin ki fakirsiniz. Ne mutlu size; cennete zenginlerden 500 yıl önce gireceksiniz. Ben demiyorum Züppeli Hoca Efendi diyor. Lakin bu öte dünya vaadi, bu dünyanın sefaletini meşrulaştırmaya yetmeyince, devreye hemen pozitif bilim maskeli seküler vaizler sokuluyor. Misal, devletin ideolojik aygıtlarının sivil ve seküler Erbaşlarından Oytun Hoca da asgarî ücretin az olmadığını söylüyor. Koskoca Prof.; yalan söyleyecek değil ya! Yeter bu ücret emekçiye! Sonuçta değerli Hocamızın da oyturduğu gibi “…bunun sonu yok ki, kuru fasulyede de protein var, ette de. Mütevazılığı öğrenmeniz gerekiyor. Bakın asgarî ücret 50 bin lira olsa, 50 verin, 50… 100 verin, 100 harcarlar… Fakir hayat en sağlıklı hayattır.”

Louis Althusser’in kulakları çınlasın “Kendilerini gözlemciye uzmanlaşmış kurumlar biçiminde sunan belli sayıda gerçekliklerdir” diye tanımlıyor Devletin İdeolojik Aygıtlarını. Günümüz Türkçesinde “Oytur yalanı bulunur inanı” diye ifade edilebilir.

AKP iktidarının amacının geniş toplum kesimlerinin karnını doyurmak, hastalığına derman bulmak, çocuklarına eğitim vermek, kafalarını sokacakları bir hane sağlamak… değil, sermayenin aksırıncaya tıksırıncaya kadar yiyeceği hân-ı iştihâya erzak taşımak olduğu konusunda hemfikirsek; kabul edelim ki AKP iktidarı bugün Türkiye tarihinin en başarılı iktidarlarından biridir. Menderes’in Demirel’in, Özal’ın da haklarını yemeyelim: İşverenler adına onlara da müteşekkiriz!

Erbaşlar, Ahmet Efendiler… onlara, onlar gibilere de “şaklaban” deyip geçmeyin. İşleri zor; bu sınıfsal gerçeği örtmek için, sizden rıza devşirmek için, sesinizi çıkarmamanız, muktedirlerin huzurunda el bağlayıp istirhâm etmeniz, razı olmanız için canhıraş çalışmakta, didinmekteler. Kolay mı sanırsınız bu kadar zırvaya te’vîl uydurmayı? “Gökyüzünü boyarlar her sabah. Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman, Bilmezsiniz kim diker.” Onlar; bu Dalgacı Mahmutgiller dikerler. Onlar olmasa devletin bekası, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü nic’olur? Bu Dalgacı Mahmutgillerin her bir sözü size emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker’dir. İyiliği emreder kötülüklerden alıkoyar sizleri. Nankörsünüz, nankör!

Bir sınıfsal mühendislik harikası olarak vergi dilimi ve sermayenin “Hân-I İştihâ”sı

İktidarın 2026 asgarî ücret başarısını! sadece nominal rakamlar üzerinden okumak, Poulantzas’ın işaret ettiği o devletin maddî yoğunlaşmasını ıskalamak anlamına gelecektir. Zira karşımızda duran tablo, basit bir ücret belirleme süreci değil; vergi mekanizmasıyla tahkim edilmiş, ince işçilikle örülmüş bir istirdâd (geri alma) operasyonudur. Nicos Poulantzas’ın Devlet, İktidar, Sosyalizm eserindeki o sarsıcı tespitiyle ifade edersek; devlet, sınıflar ve sınıf kesimleri arasındaki bir güçler ilişkisinin maddî bir yoğunlaşmasıdır. Bu teorik atıf, devletin neden her daim sermayenin lehine saf tuttuğunu, neden hep patronun sırtını sıvazladığını basit bir niyet ya da kötü yönetim meselesi olmaktan çıkarıp, onu yapısal bir zorunluluk olarak temellendirir.

Bu perspektiften bakıldığında, 28.075 TL’lik ücret ile vergi dilimi kıskacı arasındaki o ölümcül bağ; iktidarın bir gafleti değil, temsil ettiği sınıfın çıkarlarını devletin en küçük hücresine –yani vergi tebliğlerine– kadar nakşeden o maddî yoğunlaşmanın ta kendisidir. Ocak ayında işçinin cebine konulan o pırıltılı zam, aslında henüz kursağa değmeden sermaye birikim sürecindeki tıkanıklıkları aşmak üzere kurgulanmış bir sınıfsal iade mekanizmasıdır. Hükümet, vergi dilimlerini kasten düşük tutarak işçiyi daha yılın ortasında vergi kıskacına alırken; aslında devletin bir sınıfsal aygıt olarak ne kadar başarılı çalışabileceğini kanıtlamaktadır.

Vergi dilimi tezgâhı: Görünmez ortağın maaş bordrosundaki mesaisi

2026 yılı gelir vergisi dilimleri, iktidarın kime maliye memuru kime garson olduğunun en somut delilidir. 30 Aralık 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 330 Seri No.lu Gelir Vergisi Genel Tebliği ile ilk dilimin 230.000 TL olarak belirlenmesi, işçi sınıfına karşı kurulmuş bir pusudur. Nominal ücretler enflasyon karşısında kâğıt üzerinde artarken, vergi dilimlerinin bilinçli olarak düşük tutulması, emeğin vergi yükü altında sistematik olarak ezilmesini sağlar.

Unutmadan yazayım; garson devlet tabirini Turgut Özal politik leksikonumuza sokmuştu. Turgut Özal’ın bu garson metaforu, aslında devletin sınıfsal karakterini gizleyen en mahir türbanlardan biridir. Bu metaforda devlet, güya, her vatandaşa eşit mesafede duran tarafsız bir hizmet düzeneği, kurumu gibi sunulur. Özal’ın garsonu Poulantzas’ın gözünden kaçmaz; Özal’ın garsonunun (garson devletinin) elindeki tepsiyi asla emekçinin masasına bırakmadığının; onun sadece sermaye sınıfının iştahla kurulduğu o imtiyazlı Hân-ı İştihâ’da, patronların kadehini Teşviklerle ve Vergi Aflarıyla doldurmakla mükellef bir sınıfsal hizmetkâr olduğunun altını çizer.

Devletin bu garsonluğu, sermayenin her bir ihtiyacını emir telakki eden, kriz anlarında ise hesabı sessizce işçinin masasına (vergi dilimi kıskacıyla) bırakan bir sınıfsal irade yoğunlaşmasıdır. Dolayısıyla iktidarın bugün asgarî ücretliyi açlık sınırında terbiye ederken holdinglerin milyarlık borçlarını bir gecede silmesi, garsonun kime hizmet ettiğinin ve kimin bahşişini beklediğinin en somut kanıtıdır. Bu düzende devlet, vatandaşına hürmet eden bir garson değil; sermayenin sofrasındaki talanı bekleyen, tabakları toplayan ve bu sırada halka "Et de protein kuru fasulye de" diyerek porsiyon küçülttüren bir mürâîdir. Poulantzas’ın  maddî yoğunlaşma dediği şey tam da budur: Garsonun kimin masasına meze taşıyıp, kimin önüne hesap bıraktığının anayasal ve kurumsal düzenidir.

Asgarî ücretin bir gıdım üzerinde maaş alan, hani o Oytun Erbaş’ın “iki lahmacunla doymayı” öğütlediği milyonlar, daha mayıs ayında %20’lik ikinci dilimin pençesine düşmektedir. Bu durum, işçinin aldığı zammın henüz kursağına değmeden devletin “ maddî yoğunlaşmış” kasasına geri dönmesi demektir. Aşağıdaki tablo, bu sessiz soygunun 2026 yılındaki projeksiyonunu net bir şekilde ortaya koymaktadır:

Tablo 1: 2026 Yılı Ücret Erimesi ve Vergi Dilimi Kıskacı (Ocak 2026 Verileriyle)
Ay (2026) Brüt Maaş (Vergi Matrahı) Kümülatif Matrah Uygulanan Vergi Dilimi Net Maaş Değişimi
Ocak 58.000 TL 58.000 TL %15 28.075 TL (Başlangıç)
Mayıs 58.000 TL 232.000 TL %20 - 2.900 TL (İlk Dilim Aşımı)
Eylül 58.000 TL 464.000 TL %20 Sabitlenmiş Yoksulluk
Ekim 58.000 TL 522.000 TL %27 - 5.100 TL (Büyük Erime)

Referans Notu: Bu tablo, 4 Ocak 2026 itibarıyla geçerli olan resmi asgarî ücret ve 330 Seri No.lu Gelir Vergisi Genel Tebliği verileriyle hazırlanmıştır. DİSK-AR’ın Ocak 2026 raporunda belirttiği üzere, vergi dilimi artışının enflasyonun altında kalması, işçinin cebinden işverenin kasasına yapılan sessiz bir transferdir.

Görüldüğü üzere, yüksek zam illüzyonu, vergi dilimiyle birleştiğinde işçiyi yıl sonunda ocak ayındaki gelirinin bile gerisine itmektedir. İktidarın başarısı buradadır: İşçiye zam yapmış gibi görünüp, vergi mekanizmasıyla onu mutlak yoksulluğun sınırında, hatta onun altında tutmayı başarmak.

Sermayeye kurulan Hân-ı İştihâ: 4 trilyonluk “vazgeçiş”

Özal’ın garson devletinin peçesini açıp Poulantzas’a işmar eden Tevfik Fikret’i selam yollamayı unutuyordum az daha. Talan sofrasına (hân-ı yağma) kurulan, doymak bilmez iştah sahiplerini (hân-ı iştihâ) anlattığı şiiri bir manifesto gibidir: “Yiyin efendiler yiyin, bu han-i pür-nevâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” Fikret’in bu lirik öfkesi, bugün sadece edebî bir metin değil; 2026 bütçe rakamlarında ete kemiğe bürünmüş sınıfsal bir ilâmdır.

İşçinin vergi dilimini kuruşu kuruşuna hesaplayan, asgarî ücretliyi açlık sınırının altında yaşamaya uyarlayan irade; söz konusu sermaye sınıfı olduğunda Tevfik Fikret’in bahsettiği Hân-ı İştihâ”yı tüm ihtişamıyla kurmaktadır. 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu’na ekli (E) cetvelindeki Vergi Harcamaları listesi, devletin kimden yana cömert olduğunun vesikasıdır: 2026 bütçesinde vergi harcaması adı altında, yani “Ben bu vergiyi alabilirdim ama patronlarımın hatırına almıyorum.” denilerek vazgeçilen tutar tam 3,97 trilyon TL’dir.

Emekçilerin yıllık toplam vergi yükü, patronların defterinden bir kalemde silinen bu 4 trilyon liranın yanında devede kulak kalmaktadır. Kurumlar vergisi istisnaları, teşvikler ve “yatırım” adı altındaki muafiyetler, asgarî ücretlinin ödediği dolaylı ve dolaysız vergilerle finanse edilmektedir. 

Bu bir bütçe açığı ya da hesap hatası değildir; bu, devletin sınıfsal karakterinin bütçe kanunu maddelerinde vücut bulmuş halidir. Patronlar için kurulan bu ziyafet sofrasında her türlü vergi affı “ikram” edilirken, işçiye Oytun Hoca’dan “kuru fasulye protein” Züppeli Hoca’dan “cennet masalları” bırakılmaktadır.

Bu tablo, AKP’nin ekonomi politikasının neden bilinçli bir başarı olduğunu gözler önüne seriyor. Eğer iktidar başarısız olsaydı, yanlışlıkla işçinin vergi yükünü azaltıp patronun kârından bir parça çalardı. Ancak onlar, Althusser’in tarif ettiği o ideolojik aygıtları da (medyadaki Oytunlar gibi) kullanarak, bu Hân-ı İştihâ’nın faturasını işçiye kesmeyi milli ekonomi modeli diye pazarlayacak kadar mahirdirler.

Garsonun hinliği: Sofrayı işverene kurup adisyonu topluma uzatmak

Turgut Özal’ın neoliberal bir vaat olarak sunduğu Garson Devlet imgesi, aslında sınıfsal bir adisyon mühendisliğinden ibarettir. Bu kurguda devlet, sadece masalara servis yapan tarafsız bir görevli değil; hesabı kime keseceğini çok iyi bilen mahir bir müvezzi, bir dağıtıcıdır. Boratav Hoca’nın da dikkatimizi çektiği üzere, 1980 sonrası devletin rolü, piyasa mekanizmalarını sermaye lehine yeniden düzenleyen ve bölüşüm şoklarını işçi sınıfı aleyhine yöneten bir aygıta evrilmiştir. Bu perspektiften bakıldığında, Hân-ı İştihâ’da ağırlanan sermaye sınıfı için 3,97 trilyon liralık vergi harcamasıyla sınırsız bir açık büfe sunan bu garson, mesele hesabı ödemeye geldiğinde rotasını aniden işçi sınıfının masasına kırmaktadır.

2026 asgarî ücret düzenlemesi ve ona eşlik eden vergi dilimi kıskacı, aslında patronların bedavaya getirdiği o görkemli ziyafetin peşin ödenmiş faturasıdır. Poulantzas’ın vurguladığı o  maddî yoğunlaşma, Boratav’ın tahlillerinde emeğin aleyhine işleyen bir artık transferi mekanizması olarak somutlaşır. Garsonun İdeolojik Aygıtları ya da Dalgacı Mahmutgiller Esnafı, bize, toplumun geniş kesimine, fakirliğin nasıl da sağlıklı bir şey olduğunu ve nasıl koşa koşa cennete gideceğimizi anlatarak rıza üretmektedirler. Lakin işte her zaman “Felek Mustafa’ya yâr olmuyor.” Hân-ı Yağma’da da artık tabaklar boş; heyhat, iştihâ sahipleri de artık aç.

Tablo 2: Sınıfsal Karşılaştırma: Kime Ceza, Kime Sefa? (2026 Projeksiyonu)
Gösterge Bendegan (Ücretli) Zadegân/Zürefâ
(İşveren)
Ücret / Pay 28.075 TL (Net asgarî Ücret) 3,97 Trilyon TL (Vergi İstisnası/Teşvik)
Vergi Muamelesi Artan oranlı dilim (Kıskaca alış!) Vergi affı ve borç silme 
İdeolojik Argüman “Az yemek sağlıktır” “Erken Cennete gidersiniz.” “İstihdam yaratıyorlar, yatırım yapıyorlar, binlerce insana ekmek veriyorlar”

Kaynak: 330 Seri No.lu GV Tebliği 2026 Bütçe Kanunu (E) Cetveli

Ne cennet masalları ne sağlıklı yaşam fantezileri… Hem “Gelecek günler için gökten ayet inmedi bize. Onu biz kendimiz vadettik kendimize.” Altı üstü “Bir şarkı istiyoru[z]” biz, “zaferden sonrasına dair «Kim bilir belki yarın...»”

Sonuç olarak, AKP’nin "ücret başarısı" sermaye için bir ziyafet, işçi için ise bir istirdâd (geri alma) mucizesidir. 2026 yılı, bu sınıfsal adisyon siyasetinin sürdürülemez hale geldiği bir kırılma noktasıdır. Garsonun elindeki tepsiyi ters yüz edecek ve bu talan sofrasını dağıtacak yegâne güç, işçi sınıfının Kendisi İçin Sınıf olma bilinciyle masadan kalkıp hesabı reddetmesidir. Fikret’in dediği gibi "tıksırıncaya kadar yiyenlerin" devri, ancak örgütlü bir mukavemetle son bulacaktır.

Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…

Mete Kaan Kaynar

AKP'nin (asgarî) ücret politikasının başarıları
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et