3 Ocak 2026 06:10

Türkiye’yi kim yönetecek!

İmamoğlu’nun saf dışı edilmesinden sonra, sıra Mansur Yavaş’a mı, oradan da Parti Başkanı Özel’e mi, ya da halen Parti Başkanı ve Cumhurbaşkanı olan Erdoğan’a mı ve nihayet tüm parti başkanları da sıraya dizilerek kim olacak diye anketler yapılıyor. Neye aday seçiliyor? İfade şu: ”Türkiye’yi kim yönetecek?”.

Çağ dışı feodal yapılanmadan sıyrılarak, çağdaş modern devlet yapılanmasına ulaşmış hiçbir ülkede böyle bir soru sorulmaz, daha doğrusu sorulamaz. Böyle bir soru sorulamaz, çünkü çağdaş yönetimlerde ülkeler idareyi ele geçirmiş şahısların kendi özgül iradeleri ile yönetilmeyip, bizzat halk temsilcilerinin parlamentoda yaptıkları yasalar çerçevesinde, halk oyları ile işbaşına getirilen halk hizmetkarları marifetiyle yönetilirler. Kısacası, halk kendi yönetimini bizzat kendi seçtiği kadroya, yine bizzat kendi koyduğu kurallarla yönettirir. Bu sistemde yönetim makamında bulunan asli yönetici değil, halk adına ve halk tarafından çizilmiş yetkilerle belirli süre için iktidara taşınmış vekalet yönetici konumundadır. Bu uzun ifadenin anlamı şudur ki, idare makamına taşınan kişi ya da kadro bir süre için kendisine/kendilerine verilen yönetme yetkisini veri yasalar çerçevesinde kullanarak işleri kotaran kişi ya da kurumlar olmanın ötesinde bir yetkiye sahip değillerdir. Daha açık söylemek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti ne Osmanlı İmparatorluğu döneminin aile aristokrasisi, ne de XIV. Louis’nin tasavvur ettiği gibi “Devlet benim” zihniyetini kafasının bir yerinde taşıyan despot siyasinin yönetimi altındadır. İşte bu zihniyet gereğidir ki, “Türkiye’yi kim yönetecek” gibi bir soru, Türkiye’nin yönetim biçiminde sorulabilecek bir soru değildir, böyle bir soru ülke yönetim rejimini aşağılamak anlamına gelebileceği gibi, bu yola heveslenenlere de anlamsız ve gereksiz hırs kazandırır, hatta heveslerine meşruiyet kazandırarak yollarını döşeyebilir.

Bir ülke yönetimi büyük kalkış ya da çalkantılar ertesinde yeni yönetim biçimine evrilebilir. Böylesi kalkış dönemlerinde bile ülkeyi kim yönetecek gibi bir soru gündeme gelemez. Kısacası, her dönemde ortaya çıkacak bir kahraman aranmaz günümüz demokrasilerinde. Böylesi dönemlerde izlenecek yöntem şudur: Ülke ileri gelenlerinden bir meclis toplanır ve yeni yönetim biçimi hakkında kararlar alınır, hatta bu doğrultuda anayasa yapılarak, ülke rayına oturtulur. Kurtuluş Savaşı ertesinde yürünen yol da budur. Ondan dolayıdır ki, savaş devam ederken dahi meclis toplanmış ve yetkiler öylece koşullarının elverdiğinde demokrasi uygulanmış, rafa kaldırılmamıştır. Öyle ki, o dönemde salt bir imparatorluktan bir ulus devlet formuna geçilmekle kalınmıyor, aynı zamanda çok derin bir kültürel dönüşüm de yaşanıyordu; Kurulan ulus-devlet Orta Doğu camiası ve kültüründen sökülerek, çok kapsamlı üstyapı devrimleri ile Batılılaşma hareketi içine sokuluyordu. İşte, böylesi köklü dönüşümde kullanılan yetkiler meclisten geçiriliyor iken, günümüzün durağan koşullarında şahıs yönetimine yer olamaz. 

Yönetici arayışı hem ulus içinde hem de uluslararası ilişkilerde vahim sonuçlar doğurabilecek, hatta bu yöndeki örtülü arzu sahibi siyasilere asfalt döşeyebilecek çok tehlikeli bir yöneliştir. Sürecin ulus içi etkileri yetki paylaşımında hasis olan kimi siyasileri ve onların etrafında çöreklenmeye hazır yandaşların heveslerini köpürterek, ülke siyasetini karanlık mecralara sürükleyebilir. Diğer yandan, ilk bakışta masum görülebilen böylesi anketlerin yaygınlaşması halkı da tedricen antidemokratik yönetim biçimine doğru sürükleyebilir. Böylece, gerek seçmen gerek siyasiler nezdinde olumlu görülmeye başlanan böylesi sistemlerde seçimler yapılabilir, fakat gerek partiye aday seçimleri, gerek en üst düzey yönetimde parti başkanları tek hakim konumda olarak, demokrasi görüntüsü altında ülke tam bir despotizme sürüklenerek, çok partili sistem görüntüsünde, tek adam dikta rejimi altına girmiş olur.

Siyasi yönetim görüntüsünde tek adam rejimine savrulmak ülkenin koşulsuz ve denetimsiz merkez kapitalizmin sömürü ağına girmesine göz yummak demektir. Tek adamı gerek karar mekanizmasında frenleyecek, gerek uygulamalarda denetleyecek bir makam olmadığı durumda, ülkenin güçlü sandığı tek adam, emperyalist odak karşısında fevkalade güçsüz ve teslim olma durumunda kalır. Emperyalistin emir ya da taleplerine karşı siyasi kişinin, “Ben bu talepleri ya da baskıları halkıma anlatamam” diyebildiği durumda, arkasına halkını alamadan güçlü emperyalist ajanla birebir karşı karşıya geldiği durumdan çok daha güçlü ve sağlam konumda olur. 

Gerek medyada, gerek siyasi toplantılarda kullanılan sözler ya da yöntemler toplumda sistemlerin oluşum ve yerleşmesinde çok önemli bir etki yaratabilir. Örtülü propaganda aracı olarak kullanılan medya halkı yönlendirmede hiç de masum değildir. Üstelik despotik yöntemlere savruldukça medya da despot yöneticinin eline geçmiş olacağından, gerek yönetim gerek etkileşim ağları ile kuşatılmış olan halk bir süre sonra kuşatılmış olduğunun dahi farkına varamayacak şekilde içeride despot yöneticiye, dış ilişkilerde de emperyaliste teslim olur. 

Değerli dostlar, neden yılın ilk yazısını böyle iç karartıcı konu ile çerçevelendirdiğimi düşünebilirsiniz. Yazıyı oluşturmadaki düşüncemi söyleyeyim: Sanırım, yazıyı şu konudaki derin üzüntümü dile getirmek amacı ile çerçeveledim. Beni derinden üzen konu şudur ki, ne aradan geçen bir asrı aşkın sürede yöneticilere kul olma zavallılığından kurtulabildik, ne de siyasete girip ülke yönetimini eline geçirenler, sandık dışında ve her alanda tek yetkili mercinin halk olduğuna tam olarak müdrik olabildiler. Siyasiler kendilerinin sadece ve sadece var olan anayasa çerçevesinde hareket edeceklerini düşünmede isteksiz oldukları gibi, halkımız da kendi seçmiş oldukları ve iktidarı belirli süre için teslim ettikleri siyasilere “devlet büyükleri” yerine “halk hizmetkarı” demeyi bir türlü öğrenemedi! Böyle bir anlayış ve doku gerçekleşmedikçe, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun!” saçmalıkları ufkumuzdan eksik olmayacaktır.

İzzettin Önder

Türkiye’yi kim yönetecek!
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et