29 Aralık 2025 12:30

2025: Aile yılı kıskacında kadınlar

Sıla Altun
[email protected]

2025 işçi ve emekçilerin birçok yönden hak kayıplarına uğradıkları bir sene olmakla birlikte aynı zamanda bu hak kayıplarına karşı mücadelenin de irili ufaklı örgütlendiği bir sene oldu. Kadınlar için ise özel bir niteliği vardı bu yılın. Bu yıl “aile yılı” ilan edilmişti. Bu ilan, başta kadınlar olmak üzere işçi ve emekçilerin emeklerine ve haklarına dönük çok yönlü bir saldırının çerçevesini oluşturdu.

2025’in aile yılı ilan edilmesi, öncesindeki birtakım tartışmalarla da birlikte geldi. Demografik dönüşüm, “fırsat penceresi” vb. süslü kelimelerle ifade edilen asıl dert, Türkiye’de -birçok ülkede olduğu gibi- doğum hızı oranının azalıyor olmasıydı. Buna ilişkin iktidar cenahından birçok söz söylenildi. Aile bakanı “Bu gidişle askere gönderecek genç bulamayacağız” derken iktidar cenahından birçok kişi özellikle “aile yapısının” modern zamanlarda yaşadığı sorunlardan kaynaklı nüfus artış hızının düştüğüne dikkat çekti. Bu modern zamanlar sorunları ise, dijitalleşme, “aileye karşı” akımlar vb. olarak tanımlandı. “Aile birliği” ve “milli birlik” eş anlamlı bir biçimde ele alındı ve nüfus artış hızındaki düşüş bir milli güvenlik sorunu olarak ifade edildi. Sorun böyle ifade edilince iktidarın, “modern dönemin sorunları” olarak altını çizdiği unsurlar da milli güvenliği tehdit eden unsurlar haline dönüştürüldü. Bunun en net çıktısı, LGBTİ’lerin varoluşuna dönük saldırganlık ve elbette kadın hareketine yönelik müdahalelerdi. Eşit haklar için mücadele etmek, milli güvenliği tehdit etmekle eş değer olarak anıldı. Bu hak mücadelelerine saldırıların daha yoğun olacağının temel işaretlerinden biri oldu.

 Esneklik ve güvencesizlik had safhada

Aile yılı, iktidarın ideolojik perspektifini yansıtmaktan çok daha fazlasıydı. Demografik kriz, geleceğin işçi nesillerinin yeniden üretimi açısından kritikti. LGBTİ ve kadınlara yöneltilen saldırıların temel dayanak noktası, sermayenin yeniden üretilmesi açısından gereklilik haline gelmiş unsurların örgütlenmesiydi. Aile yılının iktisadi ayakları ise orta vadeli programda açık bir biçimde kendine yer buluyordu: “İş ve aile yaşantısının uyumu” adı altında esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygın bir biçimde örgütlenmesi. Sermayenin esnek çalışmayı yaygınlaştırma ihtiyacını gözeten politikalar, iktidarın ekonomi programının temeline oturtuldu. İktidar eliyle örgütlenen esnekliğe dayanan ve kadın istihdamını “artırmayı” hedefleyen projelerde, güvencesizliğin nasıl işlediği net bir biçimde görüldü. Üç aylık, altı aylık sürelerle “kursiyer” olarak istihdam edilen ve istendiği gibi işten çıkartılabilen kadın işçiler devlet eliyle yaygınlaştırıldı. Tasarruf tedbirleri ve kamusal hizmetlerdeki özelleştirmeyle birlikte bakım yükü kadınların sırtına iyice yüklendi. Bu yükü kaldırmaları için kamu emekçisi kadınlara yarı zamanlı çalışma bir müjde gibi sunuldu. Önce mağdur et sonra güvencesiz çözümleri müjdele! Bu durum kadınların istihdama eşit bir biçimde katılabilmesinin önündeki temel engellerden oldu. Bu tablo, aile yılıyla birlikte örgütlenen istihdam ve sosyal politika tercihlerinin doğrudan sonucuydu.

TÜİK’in 2025’in üçüncü çeyreğine ilişkin verilerine göre, “Ev işleriyle meşgul olduğu” nedeniyle iş gücüne dahil olamayan kadın sayısı 5 milyon 533 bin. Her 100 kadından 39’u işsiz. Haziran-ağustos arasında 107 bin kadın sanayi istihdamından çıktı.

Kadınların ortalama haftalık çalışma süresi 38.5 saat ile erkeklerin (44.4 saat) oldukça altında kaldı. 2023’te 40.6 olan bu süre 2024’te 39.2’ye geriledi. Bu durum, yıllar içinde kadınların daha çok kısmi zamanlı, esnek ve güvencesiz işlerde çalıştığını gösterdi. Türkiye’de tam zamanlı istihdam haftalık 45 saat olarak kabul edilirken, kadınların bu eşiğin altında kalması, onların daha düşük süreli istihdam biçimlerine yönelmek zorunda kaldığını ortaya koydu.

İşte bu veriler gösteriyor ki örgütlenmeye çalışılan istihdam rejimi, 2025’te kadın işçiler için yalnızca yoksulluk değil, doğrudan yaşam riski anlamına geldi.

Onurlu bir yaşam ve çalışma koşulları için...

Tam da bu nedenle bu yıl işçi kadınlar açısından öne çıkan bir talepti güvence. Bu talep hem iş güvencesini hem güvenli bir çalışma ve yaşam koşullarını da niteliyordu. Bu tablo, istatistiklerin ötesinde, kadın işçilerin hayatında somut karşılıklar buldu. Güvencesizliğin nelere sebebiyet verdiği Dilovası’da çıkan yangınla hayatını kaybeden 7 işçi örneğinde çok açık görünüyordu. Bir yandan güvencesizliği yasal olarak örgütlemeye çalışan iktidar, bir yandan halihazırda patronların her türlü hamlesine yol vererek fiilen güvencesizliğin örgütlenmesi için elinden geleni ardına koymuyordu. Böyle bir atmosferde kadın işçiler ve işçi kız çocukları hayatını kaybetmişti.

Güvencesizlik yalnızca iş cinayetleriyle sonuçlanmadı. İş güvencesine ve onu garanti altına alabilecek bir sendikal örgütlülüğe dönük saldırılar kadınları şiddete ve yoksulluğa daha açık hale getirdi.

Şiddetin iş yerlerinde sömürünün devamlılığı için nasıl araçsallaştırıldığı Digel Tekstil işçileri tarafından teşhir edildi. BİRTEK-SEN’in tekstil işçileri arasında gerçekleştirdiği çalışma ile örgütsüzlüğün ve güvencesizliğin işçi kadınları nasıl bir şiddet ve yoksulluk sarmalına mahkum bıraktığı açıklandı. Devletin kendi verileri dahi bu düzeni gizleyemedi. TÜİK’in “Çalışma yaşamında kadına yönelik şiddet” araştırmasına göre kadın işçilerin yüzde 41’i iş yerinde mobbing veya tacize maruz kaldı; yüzde 32’si fiziksel şiddet ile karşılaştı.

Bu süreçte işçi ve emekçi kadınlar, özellikle insanca yaşanılabilir bir ücret, sendikal örgütlenme hakkı ve belki de en çok göze çarpan “onurlu bir yaşam ve çalışma hayatı” talepleriyle grev ve direnişlerde yer aldılar. Bu durum kadın işçiler açısından bir tercih değildi, kadınlar hayatta kalmanın bir koşulu olarak grev ve direnişlerde ön plana çıktılar.

Fotoğraf: Evrensel

Fotoğraf: Evrensel

Tokat’ta Şık Makas işçisi kadınlar, bir yandan üç aylık alacakları ücret için, bir yandan sendika seçme hakları için mücadele ederken, çalışırken yaşadıkları aşağılamayı, şiddeti anlatıyorlardı. Kadınların fabrikada bu şiddete katlanmak zorunda kalmalarının temel nedenlerinden biri, yeni bir iş bulamama ve geçim endişesiydi. Şık Makas işçilerinin yaşadığı endişe bugün birçok fabrikada, atölyede çalışan kadınların ortak endişesiydi. Peri Tekstil’de, Smart Solar’da, Digel Tekstil’de, Temel Conta’da çalışan kadınlar...

Medeni haklara saldırı

Emek sömürüsü ve güvencesizlikle derinleşen bu tablo, kadınların yalnızca çalışma yaşamını değil, doğrudan yaşam hakkını hedef alan bir saldırı dalgasıyla tamamlandı. Aile yılıyla birlikte kadın emeğine dönük örgütlenen saldırılara, kadınların boşanma, şiddete karşı korunma gibi birçok hakkına dönük müdahaleler eşlik etti. Nafaka hakkına dair saldırılar ve boşanmalarda ara buluculuk getirilmesi gündeme gelirken Diyanet İşleri Başkanlığı vesilesiyle iktidar kadınların eşit miras hakkına, giyim kuşam hakkına da saldırdı. Kadınların toplumda her alanda en eşitsiz konumda var olması ve bu yolla, sömürü ve şiddet koşullarına boyun eğebilmesinin garanti altına alınabilmesi, kadınların dişleriyle, tırnaklarıyla kazandıkları her hakkın törpülenmesini gerekli kılıyordu. Bu durum kadınların hayatlarına acı bir biçimde yansıdı. 2025’in ilk on ayında KADES uygulaması üzerinden 407 bin 257 şiddet ihbarı alındı. 2025’in ilk 11 ayında en az 264 kadın katledildi, 269 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Birçok kadın devlet tarafından kendisine şiddet uygulayan erkekle baş başa bırakıldı; koruma ve tedbir kararlarının uygulanmaması ve iktidarın hak gaspları kadınları ölümle burun buruna bir yaşama itti. Devletin kadınların yaşamlarını koruma ve kadın cinayetlerinde etkin soruşturma görevlerini yerine getirmediği, bir yıldır “intihar ettiği” iddia edilen Rojin Kabaiş’in cinsel saldırıya uğramış olduğu ortaya çıktı. Başta genç kadınlar olmak üzere bu durum tüm kadınların içinde büyük bir öfke biriktirdi.

11. yargı paketi, böyle bir süreçte gündem edildi. LGBTİ’ler ve kadınların toplumda eşit bir biçimde var olabilmesi için gerekli olan hakları ve varoluşları “genel ahlak” ve “biyolojik cinsiyete uygun davranış” gibi içi, iktidarın ideolojik yükü ile doldurulmuş kavramlarla hedefe alındı. Ancak kadınların ve LGBTİ’lerin tepkisinin de etkisiyle 11. yargı paketinden buraya ilişkin maddeler çıkartıldı. Ardından infaz düzenlemesiyle kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet suçu işlemiş failler serbest bırakılmaya çalışıldı; bu da kadınların mücadelesiyle geri çekilen maddelerden biri oldu. Elbette, bu maddeler ve daha fazlası önümüzdeki yargı paketlerinde ya da bağımsız bir biçimde gündem olana dek. Keza 11. yargı paketine ilişkin tartışmalar sürerken 12. yargı paketi ufaktan gündem edilmeye başlandı ve özellikle nafakanın gasbı ve boşanmalarda ara buluculuk “Aileyi koruma” adı altında yeniden gündem edildi.

Faşizmin kurumsallaştırılması sürecinde aile söylemi

Aile yılı, yalnızca sosyal ya da ekonomik bir politika başlığı değil; faşizmin toplumsal zeminini genişletmeyi hedefleyen, faşizmin kurumsallaştırılması sürecinde bir araç haline gelen bir devlet pratiği olarak da işlev gördü.

İşçi ve emekçilerin seçme hakkına dönük saldırılar, CHP’ye dönük tutuklama salgını, sermaye gruplarına dönük yapılan müdahaleler ve deyim yerindeyse “çökme” hamleleri, iktidarın burjuvazi içindeki çelişkileri de kendi lehine çözmeye dönük “zor” yolunu daha sık tercih ettiğini, işçi sınıfı için ise bu zor yolunun her alanda daha büyük bir biçimde örgütlenmesinin de arşa çıkmaya başladığı bir sürecin içinden geçtik. 11. yargı paketi aynı zamanda böyle bir dönemde de gündeme geldi. İktidar aileyi, burjuva demokrasisi çerçevesinde, sermayenin yeniden üretilmesi için gerekli bir unsur olarak ele almadı sadece, bu sermayeyi yeniden üretirken yaratılan sonuçları ve bu sonuçların faillerini gizlemek ve bunun devamlılığını sağlayabilmek adına attığı her antidemokratik ve vahşi adımı, “aile-millet” çerçevesinde meşruiyetini üretebilmek için; kısaca faşizmin kurumsallaşması yolunda bir unsur olarak ele aldı. “Aile on yılı” da böyle bir atmosferde ilan edilmiş oldu. İşçi ve emekçiler “aile” söylemi etrafında bu örgütlenme sürecinin arkasında hizalandırılmaya da çalışıldı.

Ancak tüm bunların karşısında bir direnç de vardı. Kadınlar bu yıl medeni hakları için, bilinçli ya da bilincinde olmadan örgütlenmeye çalışılan faşizmin karşısında çeşitli mücadeleler sürdürdü. Eşit miras hakkının gasbını savunan Diyanete karşı, medeni haklara dönük müdahalelere karşı, seçme hakları için sokaklara döküldü. İşçi kadınlar yürüttükleri direnişlerle, grevlerle ve diğer sınıf kardeşleriyle gösterdikleri dayanışmayla örgütlenmeye çalışılan karanlığın damarlarını tıkamaya çalıştı.

2026’da bizi ne bekliyor?

2025’te işçi ve emekçi kadınların yaşadıkları, 2026’da yaşanması olası sorunların fragmanı gibiydi denilebilir. Bu durum hem kadınlara dönük saldırılar hem de kadınların mücadelesi açısından geçerli. Asgari ücret ve MESS tartışmaları, gündeme getirilen medeni haklara dönük saldırılar, artan şiddet ve kadın cinayetleri önümüzdeki dönem kadınların içlerinde biriktirdikleri öfkenin daha da büyümesine yol açacak. Ancak bu öfkenin nereye, nasıl yöneltileceği; kadınların sınıf eksenli, birleşik ve örgütlü mücadelesini ne ölçüde büyütebileceğiyle belirlenecek.

Ekmek ve Gül | Ardıç

2025: Aile yılı kıskacında kadınlar
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et