Büyük tarih, küçük insan, gri hikâyeler
Ev kirasına aylıkları yetmediği için, banyosuz, yıldızsız otellerde yaşamak zorunda olan emekliler... Mine Şenocaklı'nın haberinin Oksijen'de yayınlanmasının üzerinden birkaç hafta geçmesine rağmen hâlâ adını anan oluyor, bugünün ağır yoksulluğuna dair bir ölçüt olarak sosyal medyadan taşan sohbetlerde karışımıza çıkıyor. Hayatın bir çatlağından yükselip tekrar hayatın içine, bu defa gepgeniş bir alana rengiyle yayılır iyi haberler. İsimlerini söylemeye utanıyorlar, belki söyleyenler de uyduruyor, yüzlerinin fotoğraflanmasına izin vermiyorlar. Kim olduklarına dair somut hiçbir veri yok elde, ama anlattıkları her şeyden gerçek kılıyor onları.
*
Toplumun görünmezleştirilmiş kitlelerine, “büyük resim” içinde bir lekeye koca bir hayatı tıkıştırmaya çalışanlara yaklaşmak, ölçeği değiştirmek ve özne olmalarına alan açmak kendi başına bir politik müdahale içeriyor. Gasp edilmiş söz hakkını iade ediyor.
İnsanların hikâyeleri, istatistikler, iri tespitler, üçüncü çoğul şahıslar içinde eriyebilecek olanları açık edebilir, bilinir sanılanın sıfatlarını değiştirebilir, muktedirin sözünü çürütebilir. Bunları başaramayabilir de. Çünkü göç gibi, yoksulluk, savaş gibi büyük trajedilerin sorumluları, yani o “teferruat”ı susturanlar zaten kalabalıklar, örgütlüler, güçlüler ve bu gücü kaybetmenin korkusuyla acımasızlar.
*
Bir insanın kendini başkasına anlatışı, anlatmak ve dinlemek, bütün bu hikâyelerimiz, hakikatin ta kendisi iddiasında oldukları için değil ama hakikatın müphemliğine verdiğimiz en yerinde karşılık oldukları için önemli. Svetlana Aleksiyeviç 2015'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken şöyle diyordu:
“İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni ise büyüleyen ve kendine esir eden şey. (...) Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama. (...) Ben ne yapıyorum? Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Beni ruhun tarihi ilgilendiriyor. Ruhun gündelik varlığı ilgilendiriyor. Büyük Tarih’in genelde kibirle görmezden geldiği. Kaçırılmış tarih benim uğraşı alanım.”
*
Buralar karanlığa dönmeye teşne gri alanlarla da dolu. Susan Sontag “Başkasının Acısına Bakmak”ta erken savaş fotoğraflarının savaşı önlemekte ne kadar etkili olduğunu soruyordu. Fotoğrafın manipülasyon, etki ve yayılma alanı farklı olsa da siyasal krizlerin, insanlık trajedilerinin ceremesini çekenlerin hikâyelerinden beklentimiz ortak. Bunların bilinmesiyle bir şeylerin değişebileceğini varsayıyoruz.
Savaşın vahşetini gösteren, görünmez cephelerde heba olan insanlar böyle belgelendiğinde, yani dünyanın kalanı bildiğinde, bu o savaşı ve sonrasındaki savaşları durdurmaya yetti mi? Cevabı biliyoruz. Sontag, bu çabanın ancak “kurgusal bir farkındalık” yarattığını, asıl kaybolanın gerçeklik fikri olduğunu söylüyordu. Makalenin yazıldığı 1970'lerden sonrası safi imaj seli, gerçeklik ölümüyle çağa yeni bir isim bile vermiş: Gerçek-sonrası.
*
Şöyle de giriyoruz gri alana. Görünmez kılınan toplum kesimleri mağduriyet hikâyeleriyle bir kimlik kabuğuna sokuşturulduğunda görünmüş olmuyor. Ya da kendi içlerinde tuzaklarla dolu acıma, vicdan, merhamet gibi duygularına talip bir dille sunulduğunda. Bu hikâyeyle o insanın yaşadığından haberdar olanın, karşılığında bir duygusunu bahşetmesiyle kötü alışveriş sessizce sonlanıyor. Yapısal nedenlere, o hali üreten sisteme hiç dokunmadan, bizi sadece seyirci kılan hikâyelerin bıraktığı çokça ıstırap düşkünlüğü, mağdur fetişizmi oluyor. Eğrisi büğrüsü, aydınlığı karanlığıyla insan hikâyesi dinlemek değil, kendinden uzak bir ıstırabı bir keder simülasyonuyla daha da uzağa itivermek oluyor sonucu. Sonrası korkuya, kaygıya ve kayba dair kanıksama, ancak birilerinin heba olmasıyla işleyebilen bu düzen karşısında kesif bir çaresizlik.
*
Gazze'de soykırım yaşandığını anlatmak için hâlâ bir Filistinlinin hikâyesini duymaya mı ihtiyaç var? Bugün Türkiye'deki yoksulluğun derinliğini göstermek için sefaletin ortasından daha fazla hikâye mi paylaşmalıyız? Kim, düzenin vahşetine ikna etmek zorunda olduğumuz bu insanlar?
Hayali bir okuyucu canlanıyor bazen gözümde, sağcı, faşist, suç ortağı, bir robot resim. Duydukça, bildikçe değişeceklerine dair nedamet beklentimizde, misal çocukları öldürmenin bir suç olduğunu anlatma mecburiyetimizde asap bozucu bir yan var. Aynı frekansı mı duyuyoruz onu bile bilmiyoruz, sesimiz kime gidiyor?
*
Yazının sonuna umutvari bir şey eklemek gayesiyle değil, bu medcezirin tabiatımıza dönmesi yüzünden, böyle sorular yılgınlığa meyledecek gibi olduğunda inadına ondan da cayıyoruz. Birden bir hikâye geliyor aklımıza, hayatta tazelenmeye değer inancı da oradan bulup çıkarıyoruz.
Bu hikâye sürer.
Notlar
Halkların Köprüsü Derneği'nin Tatlı Çarşamba Buluşmaları vesilesiyle yaptığım konuşma, felsefeci Nilgün Toker'in zenginleştirdiği sohbet bu yazının çekirdeği oldu. Merak eden için kayıt derneğin YouTube sayfasında.
Evrensel'i Takip Et