İsrail’den bizim tribünlere: Değişmeyen nefret
Son 2 yılda İsrail’in Gazze’de yürüttüğü imha harekatında futbol ve futbol kültürüne dair sembollerin sıklıkla hem tribünlerde hem savaş sahasında kullanıldığına tanıklık ettik. “Ele geçirilmiş” meskenlerin balkonlarından tuttukları takımın bayrağını sallayan askerler, tezahüratlarına ırkçılığı ve nefreti en pespaye biçimleriyle uyarlayanlar, Avrupa deplasmanlarında Müslüman kökenli göçmenleri “Gazze’de hiç çocuk kalmadı” tipi sloganlarla tahrik edenler, Filistinli ailelerin yatak odalarından çaldıkları iç çamaşırlarla poz verip aklınca kadınları aşağılayanlar…
Sadece ırkçılıkla nam salan Beitar Jerusalem ve onun meşum ultrası La Familia’dan bahsetmiyoruz, İsrail’in en popüler kulübü Maccabi Tel Aviv’den, ilerici-solcu geçmişi ve tabanıyla anılan Hapoel Tel Aviv’e kadar son süreçte futbolu ve taraftarlığı işgalin bir parçası haline getirmeyen kalmadı.
Tabii biz, “zulüm” dışarıda yaşanınca tarafımıza göre çok cingöz olabiliyoruz da aynı zamanda biraz balık hafızalıyız da. Ya da görmezden gelme konusunda ordinaryüs profesörüz diyebiliriz. Çünkü çatışma ortamında “zapt edilen” evlerden sosyal medya aracılığıyla mesaj vermeyi de, ölü bedenleri işkence/propaganda aracına çevirmeyi de, tribünleri nefret/ayrımcılık/savaş pompalamak için kullanmayı da aslında pek iyi biliyoruz. Çünkü dijital çağda savaşın bu şekliyle araçsallaştırılmasının en acımasız, pornografik biçimlerine bu topraklarda tanıklık ettik.
Şimdi Türkiye farklı bir sürecin içinde, en azından gözünün üstünde kaşı var diye insanlar tutuklanmıyor, işinden atılmıyor; milyonlarca oy almış partiler “terörist” ilan edilmiyor. Ne kadar süreceğini bilmiyoruz, söz konusu sürecin yürütülüş biçimi ve bunca yıldır yaşadıklarımız umut vermiyor ama vaziyet bu. Tabii bundan hoşnut olmayanlar da var. Onlara göre gözünün üstünde kaşı olduğu için insanlar tutuklanmalı, işlerinden atılmalı ve partileri de terörist ilan edilmeli. Kısacası bu ülkede temel haklarına sahip çıkan, eşitlik isteyen bir Kürt olmanın ağır bir bedeli olmalı! Bu bedel anayasaya yazılmalı! Bu konuda asla frene basılmamalı; özellikle son 10 yılda olduğu gibi tribünler de bu işin parçası olmalı. “Oradan” gelen takımlar düşmanlaştırılmalı, tezahüratlar nefreti ve savaşı kutsamalı, medya bu kulüplere “başka bir ülkenin takımı” muamelesi yapmayı sürdürmeli!
Bunun yapılmadığı atmosferde “milliyetçi hezeyan” kendisine bir söylem geliştiriyor; ve ne tesadüf ki bu söylem, simgeleşmiş bir Kürt kadın siyasetçiye (Leyla Zana) küfretmekten ibaret dahi olabilir. Savaş halindeki Gazze’de iç çamaşırı sergileyen zihniyete barış halindeki topraklardan yarenlik eden bu ırkçılığı ve cinsiyetçiliği “küfrü çiçekleştiren” halk ağzıyla, “politically correct olmayı reddeden” tribün sahiciliğiyle ya da “Halka kızılmaz”cı yaklaşımlarla küçültülemez.
Eylemin nihayetinde gazoz reklamı yapmaya varan çirkinliği futbolun, tribünlerin, toplumun ciddi bir bölümünün sadece politik gelişmelere dair tavrını değil hoşnutsuzluk anlarındaki günah keçilerini, nefret objelerini de gözler önüne seriyor, ırkçılık ve cinsiyetçilikle mücadeleyi içermeyen bir politik hattın ciddiyetinin olmadığını hatırlatıyor. Ha tabii tüm sosyolojik etkileriyle savaşı sonlandırıp, barışı örmenin “terörsüz Türkiye” tipi söylemlere sıkıştırılamayacağını da gösteriyor. Dolayısıyla slogan “Halka kızılmaz” değil “Halktan kaçılmaz” olabilir ancak. Çünkü şu an süreci yürüten siyasi aktörlerin yaptığı “Halktan kaçmak”sa barışı/demokrasiyi toplumsallaştırma hedefini güdenlerin yapması gereken de bu tip anlarda sadece iktidar sözcülerine seslenmek değil bizzat egemen söylemi kanlı canlı haliyle kamusal ortama taşıyan senin benim gibi insanlarla iş yerlerinden sokağa kadar bunun polemiğini yapmaktır. Aksinin “devrimci”, dönüştürücü bir tarafı yok.
Evrensel'i Takip Et