20 Aralık 2025 06:06

‘Haklarını ödeyemeyiz’ dediler, ödemediler!

Sağlığın her geçen gün paralı hale getirildiği, vatandaşın ulaşamaz olduğu, ticarileşmenin arttığı bu ortamda özellikle Ankara’da kapatılan hastaneler yeniden gündeme geliyor. Vatandaşın ülkenin dört bir yanından gelip şifa bulduğu Numune, hemen yanında Yüksek İhtisas, Sami Ulus Çocuk, Etlik İhtisas ve diğerleri… Her biri vatandaşın elinin altında, yürüme mesafesindeki hastaneler. Yürüyerek gidebileceği hastanesinin kapatılmasına karşı basın açıklamasına kış ortasında ayağında terlikle gelip, “Fakirin hastanesini alıp, zenginin ayağına götürdüler” diyen kadının sözlerindeki gerçek…

Tek Adam’ın “rüyası”, “hayali” şehir hastaneleri nedeniyle kapatılan, vatandaştan uzaklaşan hastaneler… Ulaşmakta da içerisinde bölümleri bulmakta da zorlanılan, hekimlerin kendilerine ait bir odalarının bile bulunmadığı, ama AVM’leri, lüks lokantaları, otel gibi odaları ile övünülen şehir hastaneleri… 

Benim de içerisinde yer aldığım, Ankara’daki hastanelerin kapatılmaması için mücadele yürüten Hastanemi Açın Platformu (HAP), Ankara Tabip Odası (ATO) ve diğer örgütlerle,  kapatılanları açtıramasa da şehrin hafızası da olan bu hastaneleri şimdi belgelemeye çalışıyor. 10 Ekim Gar Katliamı’nda önemi bir kez daha görülen Numune Hastanesi için, tam da 10 Ekim günü kısa bir belgesel yayımlandı, eğer bu kadar yakın olmasaydı ölümlerin çok daha fazla olacağına işaret edilen…

Sonrasında Etlik İhtisas Hastanesi belgeseli

Aynı zamanda Ankara’nın da hafızası olan hastaneler… Doktorların, hemşirelerin, sağlık emekçileri ve hastaların, her biri duygu dolu anlatıları ile geleceğe bırakılan birer belge, hafıza, bellek… 

***

O belleklerden biri de ülkenin halk sağlığı alanındaki en köklü kurumlarından olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü… Yalnızca bir laboratuvar değil; “koruyucu sağlık” politikasının somut karşılığıydı. 1928’de Refik Saydam tarafından kurulan enstitü, onlarca yıl boyunca çiçek, kuduz, tifo, verem, difteri ve boğmaca gibi aşıları kendi imkanlarıyla üretti; salgınlara karşı ülkenin sigortası oldu adeta.

Ancak, 2011 yılında çıkarılan bir yasa ile fiilen kapatıldı. Aşı üretim altyapısı dağıtıldı, aşı üretilemez hale geldi. Böylece aşıda da dışa bağımlı kılındı ülke.  

Hıfzıssıhha, “çağın gerisinde kalma”, “verimsizlik”, “özel sektörle işbirliği” gibi gerekçelerle kapatıldı, ancak pandemi döneminde bu kararın stratejik sonuçları tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Aşı bulunamadı, yaşanan gecikmeler, yalnızca teknik değil, politik ve ekonomik bir bağımlılığın da göstergesiydi aslında.

***

ATO’nun 96. yılı nedeniyle düzenlediği  "Sağlık Emek ve Onur Ödülleri” töreninde konuşan Dr. İncilay Kılıç’ın sözleri çok önemliydi: “Hıfzıssıhha çok önemli bir kurumdu. Çok güzel aşılar yapardık. 1402 ile işime son verildi, Hıfzıssıhha da kapatıldı. Ve ben Koçhisar’da çalışırken, Hıfzıssıhha'dan gelen aşılarla aşılıyorduk hâlâ çocukları. Çünkü birçok aşı vardı. TTB Merkez Konseyi’ne seçilince apar topar Ankara'ya taşınmak zorunda kaldım. Ankara'da Şentepe'de yine bir sağlık merkezi açmıştım. Orada, çocukların koltuk altında, lenf bezlerinde tüberkülozlar gördüm. Çünkü aşılar artık yurt dışından geliyordu ve bizim yaptığımız aşılar kadar kaliteli değildi…”

Hıfzıssıhha Okulu da sağlık personelinin ve hekimlerin halk sağlığı konularında hizmet içi eğitimlerini yürütüyordu. Bu konuda da yine “Onur Ödülü” verilen Dr. Necati Dedeoğlu’na kulak verdiğimizde, sağlık politikalarındaki çarpıklığı görmek mümkün: “Sağlık Okulları çok değerli kurumlar. Sağlık Bakanlığı'nın beyni... Ülke çapında araştırmaları yürütürler, raporlar hazırlarlar, Sağlık Bakanlığı'nın hizmetlerini değerlendirirler. Sağlık Bakanlığı yöneticilerini eğitirler. Burada sadece doktorlar da değil, mühendisler, eğitimciler, hukukçular da bulunur. Türkiye'de bir tane vardı. ‘İnsanların hastalığını iyileştirmekten çok daha önemli olan, onları sağlıklı kılmaktır, sağlıklarını sürdürmektir’ diyor Refik Saydam. Sağlık yöneticilerinin eğitimi için kurslar başlattı. Bir süre sonra, ‘böyle eğitim görmüş, sertifika almış sağlık yöneticileri işimize gelmiyor’ dediler. Çünkü kendi adamları varken atayamıyorlar sağlık müdürü olarak. Ve Sağlık Okulu 1983'te kapatıldı. Dünyanın hiçbir yerinde eğitim almadan sağlık yöneticisi olunmaz. Türkiye'de oluyor.”

***

ATO Başkanı Dr. Mine Coşkun, odanın gelenekselleşen kuruluş yıl dönümü etkinlikleri için ilk kez Ödül Komitesi ve Sağlık Ödülleri Yönergesi oluşturduklarını ve komitede Dr. Kemal Oskay, Dr. İrem Dinçer, Dr. Muharrem Baytemür, Dr. Gülriz Erişgen, Dr. Bayazıt İlhan ve Dr. Arif Müezzinoğlu’nun yer aldığını söyledi.  “Basın Sağlık/Emek Ödülü”nü bana vereceklerini söylemişti Mine Hoca. Ödülümü de Dr. Kemal Oskay’ın elinden alırken şunları ifade ettim: “Gerçekten sağlığın ne kadar önemli, sağlık emekçilerinin, hekimlerin hayatımızda ne kadar büyük bir yeri olduğunu pandemi döneminde fark ettik… Hayatları pahasına, halkın sağlığı için ne kadar uğraştıklarını gördük. Bu çok büyük bir özveriydi, çabaydı. O dönem iktidar ‘Hekimlerin, sağlıkçıların hakkını ödeyemeyiz’ demişti, ödemediler de. Hatta ödemedikleri gibi, ‘Giden gitsin’ dediler.” 

O konuşmamda da dediğim gibi, sözlerimi İşçi B’nin (Alman Yazar Peter Maigald’in İşçi B’nin Hikâyeleri) sözleri ile tamamlıyorum: “Güzel günler gelmez bize/Biz güzel günlere yürümedikçe.” Hep birlikte güzel günlere yürüyeceğimiz inancıyla…

Sultan Özer

‘Haklarını ödeyemeyiz’ dediler, ödemediler!
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et