17 Aralık 2025 16:13

Trump iktidarı transatlantik ilişkilerin niteliği ve Avrupa’nın siyasal geleceği açısından da yeni belirsizlikler ve kırılganlıklar üretiyor. 2025 sonunda yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, bu belirsizlikleri ifade eden önemli bir metin. Söz konusu strateji, Avrupa’yı hâlâ bir müttefik olarak tanımlamakla birlikte, onu giderek daha fazla “yük paylaşımı sorunu” ve “içsel zayıflıklar” çerçevesinde ele alıyor.

Kanımca bu yaklaşımın Avrupa açısından asıl dikkat edilmesi gereken boyutu, askeri ya da diplomatik olmaktan çok siyasal ve ideolojik etkileridir. ABD’nin Avrupa’ya yönelik eleştirel dilinin, Avrupa Birliği (AB) içinde zaten yükselişte olan sağ/faşizan ve radikal unsurlar için dolaylı bir meşruiyet zemini yarattığı göze çarpıyor. Özellikle AB’nin bu eleştirilere karşı geliştirdiği sınırlı ve temkinli tepkiler, orta vadede iç siyasal dengeleri etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.

Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Avrupa’ya yönelik değerlendirmeler oldukça çarpıcıdır: “Kıta Avrupası, yaratıcılığı ve çalışkanlığı zayıflatan ulusal ve ulusötesi düzenlemeler nedeniyle, küresel GSYİH'daki payını 1990'da yüzde 25'ten bugün yüzde 14'e düşürmüştür. Ancak bu ekonomik gerileme, medeniyetin yok olma ihtimalinin gerçek ve daha çarpıcı görünümüyle gölgede kalmaktadır. Avrupa'nın karşı karşıya olduğu daha büyük sorunlar arasında, siyasi özgürlüğü ve egemenliği zayıflatan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışmalara yol açan göç politikaları, ifade özgürlüğünün sansürlenmesi ve siyasi muhalefetin bastırılması, doğum oranlarının düşmesi ve ulusal kimliklerin ve özgüvenin yitirilmesi sayılabilir. Mevcut eğilimler devam ederse, kıta 20 yıl veya daha kısa bir süre içinde tanınmaz hale gelecektir.” Bu dil, Trump’ın daha önce sıkça kullandığı popülist eleştirilerin daha resmî ve kurumsal bir biçimi olarak okunabilir. Ancak burada belirleyici olan, bu söylemin Avrupa’da nasıl yankı bulacağıdır. Zira Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde sağ radikal partiler bir süredir benzer argümanlarla Avrupa’nın mevcut durumunu kıyasıya eleştirmektedir.

Kabaca 2022-2023’ten bu yana Reform UK’in Birleşik Krallık’ta, AfD’nin Almanya’da ve National Rally’nin Fransa’da seçmen desteğini çarpıcı bir şekilde artırdığını görüyoruz. Bu partilerin ortak söylemi, Avrupa’nın “elitler tarafından yönetildiği”, ulusal egemenliğin aşındığı ve toplumsal güvenliğin zayıfladığı yönündedir. ABD’den gelen eleştirilerin bu söylemlerle örtüşmesi, söz konusu partilerin argümanlarını güçlendirmekte ve siyasal söylemler arasındaki bu rezonans, dikkate değer bir risk alanı oluşturmaktadır. Bu bağlamda Strateji Belgesi de Avrupa’daki bu radikal sağcı/faşizan oluşumlara göz kırpmaktadır: “Amerikan diplomasisi, gerçek demokrasi, ifade özgürlüğü ve Avrupa uluslarının bireysel karakter ve tarihlerinin utanmadan kutlanmasını savunmaya devam etmelidir. Amerika, Avrupa'daki siyasi müttefiklerini bu ruhun yeniden canlanması noktasında teşvik etmektedir ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik için iyi bir neden teşkil etmektedir.”

Bu noktada AB’nin tutumu önemli hâle gelmektedir. AB, transatlantik ilişkilerde gerilimleri tırmandırmamak adına ABD’den gelen eleştirilere sınırlı ve kontrollü tepkiler vermeyi tercih ediyor. Bu tercih, kısa vadede diplomatik istikrar sağlayabilir. Ancak uzun vadede, AB ölçeğinde ana akım siyasetin iyice gözden düşmesini besleyebilir ve radikal sağın “alternatif” olarak sunulmasına zemin hazırlayabilir.

Buradaki mesele dış baskılar karşısında geliştirilen uyumcu stratejilerin, iç siyasette istenmeyen sonuçlar üretme ihtimalidir. Trump yönetiminin Avrupa’yı eleştiren ve zaman zaman ulusalcı söylemleri dolaylı biçimde meşrulaştıran yaklaşımı, Avrupa içindeki benzer siyasal eğilimlerin “uluslararası onay” alması olarak okunabilir.

Sonuç olarak, Trump iktidarı ve ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi şüphesiz Avrupa için kaçınılmaz bir kader çizmez ancak önemli bir yönlendirici etki yaratma potansiyeline sahiptir. Ancak AB’nin bu süreçte alacağı pozisyon, yalnızca dış politika tercihleri ile ilgili olmayacaktır. Söz konusu olan daha ziyade nasıl bir Avrupa sorusuna verilecek yanıttır. Eğer Avrupa, bu belirsizlikler karşısında daha net bir duruş geliştiremezse, bugün bile artık marjinal olarak değerlendirilemeyecek olan bazı siyasal eğilimlerin yarın ana akım hâline gelmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Bu nedenle mesele, Trump’a uyum sağlamak ya da sağlamak zorunda kalmak değil; Avrupa’nın hangi siyasal ufku sahiplenmek istediğine karar vermesi meselesidir. Bu noktada Avrupa solunun da sesinin daha fazla çıkması gerektiği açıktır.

 

Koray R. Yılmaz

Trump’ın Avrupası
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et