14 Aralık 2025 06:12

İngiltere’deki bir meslektaşın gönderdiği e-postanın altında kocaman bir üniversite reklamı var. Bu reklam otomatik olarak e-postanın altına yerleştiriliyor ve göndericinin bu reklamı silmesi söz konusu değil. Üniversite çalışanlarının hepsi bu uygulamaya uymak zorundalar. Yazışmaların bir pazarlama aracı olarak kullanılması İngiltere’de gayet yaygın. Reklamlardan benim gibi çok rahatsız olanlar, İngiltere’deki üniversitelerden gönderilen e-postaları silmek zorunda kalıyorlar. 

Reklamlı e-postalar çok ciddi bir sorunun parçası. Üniversitelerin pazarlanan bir ürüne dönüştürülmesi, özel üniversitelerin kabul edilebilir kılınması ve yaygınlaştırılmasıyla yakından ilişkili. Üniversitelerin pazarlanması, aslında üniversitelerin işlevleriyle hiçbir ilişkisi olmayan uygulamaların yaygınlaşmasıyla sonuçlanıyor. Üniversitenin bir işletmeye dönüştürülmesi, işletmecilerin devreye girmesi ve üniversitenin bir şirket gibi yönetilmesi demek. Üniversiteyi kâr-zarar tablolarına indirgeyen yöneticiler, kısa sürede her iş ve uygulama için kâr-zarar ölçütünün kullanılmasını kurallaştırıyorlar. Her birimin başına kârlılık güvencesi olacak bir yönetici getiriliyor. Üniversitenin asıl işlevleriyle hiçbir ilişkisi olmayan yönetici kadro büyürken, “gider kapısı” olarak görülen kadro küçültülüyor ve geride kalanların hep daha fazla çalışması isteniyor.

İngiltere’deki uygulamalar, başta ABD olmak üzere başka ülkelerde de yaygın. Üniversitelerin ticarileştirilmesi dünyaya yayılan; her geçen gün daha da kötüye giden ve akademik özgürlüğü yok eden bir tür girdap.

Türkiye’de eğitimin ticarileştirilmesi ve üniversitelerin yozlaştırılması, 12 Eylül darbesiyle başlatılan ve kamu yararını gözeten kuruluşların ortadan kaldırılmasını amaçlayan kapsamlı yıkımın parçasıydı, 1983-1986 yıllarında yapılan düzenlemelerle Kamu İktisadi Teşebbüslerinin özelleştirilmesinin yolu açıldı. Kamu üniversitelerinin özelleştirilmesi içinse vakıflar devreye sokularak, üniversitelerin sahip olduğu tüm olanakların ticarileştirilmesinin ve özelleştirilmesinin yolu açıldı.

Özel üniversitelerin nasıl yaygınlaştırıldığını da anımsayalım. 12 Eylül rejimin kurduğu ilk kurumun YÖK olması, YÖK’ün başına getirilen İhsan Doğramacı’nın özel üniversitelerin kurulması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını ve ardından ilk özel üniversitenin kurulmasını sağlayan kişi olması rastlantısal değildi.

 

Özel üniversitelerin yaygınlaştırılmasında en önemli ikinci aşama, büyük holdinglerin uzantısı olacak üniversitelerin kurulmasıydı. Bilkent Üniversitesi başkent merkezli bir kurgunun ürünüydü ve Ankara’da kurulmuştu. Büyük sermayenin devreye girmesiyle İstanbul’da iki yeni üniversite (Koç Üniversitesi, 1993 ve Sabancı Üniversitesi, 1994) kuruldu. Her iki üniversite de daha en baştan “bir dünya üniversitesi” olarak tanımlandı ve bu sloganla pazarlandı.

Büyük sermayenin üniversite kurması aslında eğitim politikalarına ilişkin söz sahibi olmayı kolaylaştırıyordu. 12 Eylül ile büyük bir saldırıya uğrayan kamu üniversitelerinin geleceği, eğitimin Türk-İslam Sentezci çizgiye getirilmesi ve ticarileştirilmesi gibi konulara ilgi göstermeyen büyük basın kuruluşları, büyük holdinglerin uzantısı üniversitelerin kurulmasının rekabeti ve bu yolla kaliteyi yükselteceğini yıllarca işlediler.

12 Eylül ile toplumda oluşturulmak istenen algı, “kamu kötü, özel iyi” idi. Başta Turgut Özal olmak üzere neoliberal sömürü düzeninin kurucularının “rekabet” ve “kalite” kavramlarının sürekli kullanmaları bundandı. Özel üniversitelerin ilk ve ortaöğretimdeki özel okullardan farklı olmadığı; kamu yararını gözetmeyen kâr amaçlı kuruluşlar olarak milyonlarca genci kolayca sömürecekleri zamanla ortaya çıktı. Özel üniversitelerin diğer özel okullardan çok daha kârlı olduğunu anlayan demir tüccarlığı, müteahhitlik gibi işler yapan girişimciler “yüksek öğretim işine” girdiler ve özel üniversiteler mantar gibi çoğaldı. 

Özel üniversitelerin ortaya çıkışının üzerinden 40 yıl geçti. Bugün özel üniversitelerin “rekabet” ve “kalite” odaklı değil, kâr ve sömürü odaklı olduğu ortada. Siyasi işlevlerinin toplumun suskunlaştırılması, sömürü, güvencesizlik ve muhafazakârlığın gençlere benimsetilmesi olduğu da. Özel üniversite, akademik özgürlüğün ve “kamu yararına bilim” anlayışının sonu demek. Özel üniversiteler sermayenin eğitime dışarıdan değil, içeriden etki etmesi; yani daha güçlü ve daha doğrudan etki sahibi olması demek. 

Bugün gelinen nokta, her açıdan utanç verici. Özel üniversite 2005’e gelindiğinde patronun elleri ceplerinde, koridorlarda gezdiği, rektörün odasında oturduğu bir yere dönüşmüştü. Artık bu da aşıldı. Bugün patronu bizzat rektör olan özel üniversite bile var. 

Serdar M. Değirmencioğlu

Özel üniversite ve patron rektör
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et