Hastalık neden emekçiyi bulur?
Sağlık deyince laf hep aynı yere geliyor:
“İyi beslen, spor yap, kontrollerini aksatma…”
Günde 12, haftada 50 saat, merdiven altı bir atölyede açlık sınırında ücretle çalışan işçinin bunlara ayıracak zamanı da parası da yok.
Bu yazıda Dr. William Cockerham’ın Sağlığın ve Hastalığın Toplumsal Nedenleri (Ayrıntı Yayınları) adlı kitabından yapılan alıntıları aktaracağım. Birmingham Alabama Üniversitesinde Sosyoloji Bölüm Başkanlığı yapan Cockerham, sağlıklı ve hasta olmayı şekillendiren toplumsal etkenleri inceliyor ve araştırmalarından elde ettiği bulguları analiz ediyor. Marmot (2004), sosyoekonomik statünün sağlık üzerindeki etkisini göstermek için Washington DC’de merkezin güneydoğusundaki yoksul mahallelerden Maryland’deki refah seviyesi yüksek Montgomery County’e uzanan metro hattını örnek veriyor. Bu hat boyunca her kilometrede ortalama yaşam süresi yaklaşık 1-1.5 yıl yükseliyor. İlk durakta yaşayan işçi sınıfından siyah nüfus ile son durakta yaşayan varlıklı beyaz nüfus arasında 20 yıllık yaşam süresi farkı ortaya çıkıyor. Marmot ayrıca, Londra’da Westminster’in doğusundan Jubilee metro hattına doğru ilerlerken her durakta ortalama yaşam süresinin bir yıl azaldığını belirtiyor.
Gerçek aslında oldukça basit: Hastalık yoksulluk düzeyini takip eder. Gelir düzeyi düşük kesimler daha çok hastalanır, daha erken ölür. Geliri yüksek olanlar ise daha uzun ve sağlıklı yaşar. Nedeni bireysel tercihler değil, kapitalist düzenin kendisi.
Cirhinlioğlu’nun aktardığı bir tablo var (2001): 1930’larda İngiltere’de koroner kalp yetmezliği “üst gelir grubunun” hastalığı sayılıyordu. 1950’lere gelindiğinde bu kez daha düşük gelir gruplarını vuruyor. Demek ki “kader” diye sunulan şey kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı yaşam koşulları.
Yoksulluğun görünmez faturası: Kısa ömür
Browne’un verilerine bakalım:
- Geliri düşük olanlar daha sık hastalanıyor.
- İyileşme süreleri daha uzun.
- Hayatta kalma ihtimalleri daha düşük.
- En erken ölümler düşük ücretlilerde ve sosyal yardım alanlarda yoğunlaşıyor.
- Kötü konutlar, ağır çalışma koşulları, ucuz ve sağlıksız gıdalar tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
2010’da yayımlanan adil toplum, sağlıklı yaşamlar raporu önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: Britanya’da en düşük gelir düzeyindeki yüzde 5, en yüksek gelir düzeyindeki yüzde 5’ten ortalama 17 yıl daha az yaşıyor.
On yedi yıl! Aynı şehirde, aynı sağlık sisteminde, ama iki farklı yaşam. Beden gücüyle çalışan erkeklerde akciğer ve mide kanseri oranı, profesyonel mesleklerde çalışanlara göre iki kat fazla.
Gelir düzeyi düşük olan kadınların:
- Solunum hastalıklarından ölme riski 6 kat,
- Kalp ve sindirim rahatsızlıklarında 5 kat,
- Akciğer kanserinde ve inmelerde 3 kat yüksek (Browne, 2014).
Bu tablo kişisel “ihmallerle” açıklanamaz. Bu, emek-sermaye; üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlarla emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan işçi sınıfının kapitalist düzende sağlık alanındaki yüzü.
Herkes aynı sağlık hizmetine ulaşamıyor
Emekçi mahallelerinde, taşralarda birinci basmak sağlık sistemine ulaşılamıyor, daha az aile hekimi bulunuyor, daha az hastane var, ekipman sınırlı. Emekçiler hastaneye ulaşmak için daha fazla zaman ve para harcamak zorunda kalıyor (Browne, 2014). Bir hastane randevusu işçi için sadece sağlık sorunu değil; işten kalma, gelir kaybı ve bekleme kuyruğu demek. Zenginler ise özel sağlık hizmetlerine kolayca erişebiliyor; hızlı tanı, pahalı tedavi, konforlu bakım… Bu fark “eşitsizlik” kelimesiyle geçiştirilemez. Bu, toplumsal bir ayrışma.
Sağlıktaki eşitsizlik kuşaklardan kuşağa taşınıyor
Schaefer (2013) ve Syme (2008) yıllardır aynı noktayı vurguluyor: Çocuklukta yeterli sağlık hizmeti alamayan düşük gelirli ailelerin çocukları, yetişkinlik döneminde çok daha ağır sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Gelir düşük oldukça tedavi gecikiyor, hastalık kronikleşiyor, yaşam kalitesi eriyor. Hastalık böylece gelir düzeyine bağlı bir kuşak mirasına dönüşüyor.
Hasta olan bedenler değil; sistemin kendisi
Bütün veriler aynı gerçeği anlatıyor: Sağlığı belirleyen şey genetik miras değil; ekonomik düzen. Geliri düşük olanlar sağlıksız beslendikleri için değil, sağlıksız yaşamak zorunda bırakıldıkları için hastalanıyor. Geliri yüksek olanların özel bir çaba göstermesine gerek yok; sistem zaten onlar için çalışıyor. Bugün hastanelerde gördüğümüz birçok hastalık aslında kapitalist sistemin sonuçları: Düşük ücret, güvencesizlik, kötü barınma koşulları, ağır çalışma temposu ve yapısal eşitsizlikler. Kısacası sağlık bireysel değil; ekonomik ve toplumsal bir mesele. Ve bu düzen değişmedikçe, hastalığın adresi de değişmeyecek.
Evrensel'i Takip Et