5 Aralık 2025 06:03

“Dünya Kupası sona erdi; Uruguay için görkemli bir zaferle, herkes içinse bir rahatlama duygusuyla -zira kabul etmek gerekir ki turnuvanın seyri yalnızca tatsız değil, aynı zamanda insanı yoran, nahoş bir havaya da bürünmüştü. Uluslararası turnuvalar bunca zahmete gerçekten değer mi? Futbol bir kez daha kültür yoksunluğunun görkemli gösterilerinin, şiddetin, kör tutkunun ve hakaretin sahnesi oldu. Sanki bir ulusun geleceği topu rakip kaleye sokmaya çalışan şu yirmi iki adamın elindeymiş gibi…”

1930 Dünya Kupası, ev sahibi Uruguay’ın Arjantin’i 4-2 yendiği finalle sonuçlandıktan sonra yukarıdaki satırları kaleme alan Buenos Aires merkezli El Grafico, bu ilk deneyimden hiç de memnun kalmamıştı. Dönemin FIFA Başkanı ve Dünya Kupası fikrinin babası Jules Rimet, turnuvanın uluslar arasındaki kardeşliği güçlendireceğini umuyordu ama sonuç pek de öyle olmamıştı. 1830’da Brezilya ile Arjantin arasında bir “tampon devlet” hüviyetiyle kurulan, 1930’a gelene kadar onlarca darbe, isyan, iç savaş gören Uruguay için “futbol” kendini büyük komşularının arasından sıyırıp dünyaya duyurmanın kusursuz bir aracıydı. 1924 Paris ve 1928 Amsterdam Olimpiyat Oyunlarında kazanılan altın madalyalara eklenen 1930 zaferi, ülkenin haritadaki “küçücük bir noktadan çok daha fazlası” olduğuna dair uluslararası geçerlilik taşıyan bir tescildi. Nitekim ülke siyasetinin iki büyük gücünden biri olan ve 20. yüzyılın ilk dönemine damga vuran Partido Colorado, futbol başarılarını modern, liberal Uruguay’ın ilerlemesinin nişanesi olarak pazarlamada vakit kaybetmedi. Madalyonun öbür yüzünde ise öfke vardı. Kendini turnuvanın “gerçek galibi” ilan eden Arjantin’de Uruguay Başkonsolosluğu saldırıya uğrarken bir evin balkonunda Uruguay bayrağı sallayan bir kadın taşlandı. El Grafico’nun da aralarında olduğu bazı medya organları yenilgiyi ev sahibinin zorbalıklarına bağlarken La Prensa ise millilerini “Kız gibi davranarak” boyun eğmekle suçluyordu.
***
Jonathan Wilson’ın ekimde yayımlanan yeni kitabı The Power and the Glory’den aktardığımız bu “İlk Dünya Kupası” hikayesindeki özün neredeyse bir asırdır değişmediği dikkatinizi çekmiştir. Dünya Kupası hep önemli bir politik araç olageldi ama FIFA’nın iddiasının aksine bu niteliği tanımlayan şey “uluslar arası kardeşliği güçlendirmesi” değil “ulusal iktidar anlatılarına meşruiyet kazandırması” oldu. 1934 İtalya’dan 2018 Rusya’ya, 1978 Arjantin’den 2022 Katar’a kadar sayısız turnuvanın ana çıktısı olan bu propaganda gücü, 2026 yazında ev sahipleri ABD, Kanada ve Meksika’nın emrinde olacak. “Büyük ağabey” ABD’nin gücü ve nüfuzu elbette en gürültücü borazanın da onda olacağı anlamına geliyor.
***
Dünya Kupası yılı, FIFA için en kritik sezondur çünkü dört yıl boyunca kurumu finanse edecek para bu dönemde kazanılır. Geleneksel olarak FIFA başkanlarının ev sahibi ülkelerin liderleriyle münasebetlerinin artması da bu sürece denk gelir. Ancak 2016’dan beri FIFA’yı yöneten ve bugün Miami’de Donald Trump’a yeni icat ettiği “FIFA Barış Ödülü”nü vermeye hazırlanan Gianni Infantino’nun ABD liderine duyduğu muhabbeti maddiyatla sınırlamak haksızlık olur. Infantino, Trump’ı ve onun temsil ettiği ideolojik-kültürel siyasi hattı, uğruna FIFA’nın tarafsızlık teamüllerini paspas edecek kadar benimsemiş bir isim. Hal böyleyken Trump’ın “Dünya için harika şeyler yaptığını” ve “Desteklenmesi gerektiğini” sürekli vurgulayan Infantino’nun Kanada ve Meksika’nın liberal, sosyal demokrat liderleriyle ya da Trump’tan önceki Başkan Joe Biden’la çok daha mesafeli bir ilişkiyi tercih etmesi şaşırtıcı değil. 2034 Dünya Kupası’nı “sattığı” Suudi Arabistan’ın veliaht prensi Muhammed bin Selman’la imzaladığı 1 milyar dolarlık “Küresel futbol altyapısı destekleme” anlaşması da benzer bir eğilimin meyvesi.
Donald Trump, 2026 Dünya Kupası’nı ülkedeki Demokrat eyalet yönetimlerine, göçmen kökenlilere&mültecilere ve antifaşist, sosyalist oluşumlara karşı kolluk güçleri aracılığıyla bir baskı unsuruna çeviriyor. Aynı zamanda FIFA adına tarihin açık ara en pahalı maç biletlerini satıyor ve tüm geliri -mecburen- bırakıyor. Başkanlığı boyunca pazarlık masasına eli kuvvetli şekilde oturmayı ne kadar sevdiğini sürekli kanıtlayan Trump’ın -tıpkı Mussolini gibi- futbolun kendisini pek umursamasa da ondan maksimum politik faydayı elde etmek için her tuşa basacağı açık. İlk meyveyi bugün Miami’de alacağı “barış ödülü” ile yiyecek. Şimdiden afiyet olsun.

Mithat Fabian Sözmen

Futbol ve Trump
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et